16 Ocak 2018 tarihli TBMM Grup Konuşması  
16.01.2018
18328
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU (16 OCAK 2018)

-"Türkiye’nin gereksiz polemiklere ihtiyacı yok, biz burada horoz dövüşü yapmıyoruz. Söyleyecek lafın varsa bütün televizyon kanalları senin emrinde, bütün gazeteciler senin emrinde, çık karşıma kardeşim, ne arkamdan dedikodu yapıp duruyorsun mahallenin dedikoducusu gibi"

- "Bu Keçi Adası kime ait arkadaşlar, bize mi ait, Yunanistan’a mı ait, çık cevabını ver”

-"Enis Berberoğlu davası bugün görüşüldü, tutukluluğuna devam kararı alındı ve ertelendi. Enis Berberoğlu’na Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan selamlarımızı, sevgilerimizi ve muhabbetlerimizi gönderiyoruz. Ankara’daki beylerin arzusu üzerine orada esir olarak tutulduğunu da gayet iyi biliyoruz"

-"Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna seslenmek istiyorum: Anayasayı dinlemeyen, Anayasa Mahkemesini dinlemeyen hâkimlere siz ne yapacaksınız, niye toplanmıyorsunuz, niye karar vermiyorsunuz, bir yerden talimat mı bekliyorsunuz? Adalete en büyük kötülüğü o koltuklarda oturarak siz yapıyorsunuz. Ya oturun adam gibi karar verin, ya da o koltuklardan ayrılın"

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



Efendim, hoş geldiniz, şeref verdiniz, onur verdiniz. Bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarıma Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan en içten sevgilerimi, saygılarımı ve muhabbetlerimi gönderiyorum.

Herkes şunu çok iyi bilmeli, herkes, ama herkes, hangi görüşten olursa olsun her arkadaşım şunu çok iyi bilmeli: Yeri gelir CHP eleştirilir, yeri gelir CHP övülür, yeri gelir CHP için her şey söylenir güzel-kötü, ama herkesin şunu rahatlıkla söylemesi gerekir. İyi ki varsın CHP, iyi ki varsın Cumhuriyet Halk Partisi. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi demek cumhuriyet demektir. Cumhuriyet Halk Partisi demek demokrasi demektir. Cumhuriyet Halk Partisi demek mazlumun yanında zalimin karşısında olmak demektir. Cumhuriyet Halk Partisi demek kadın-erkek eşitliği demektir. Cumhuriyet Halk Partisi demek siyasette kadınları daha öne çıkarmak demektir. Cumhuriyet Halk Partisi demek gençlere siyasette yer açmak demektir. Cumhuriyet Halk Partisi demek Türkiye demektir.

Bugün daha önceki saatlerde konuşan Genel Başkan, bizim İstanbul İl Başkanımızla ilgili bir sürü laflar etmiş. Korksun veya korkmasın İstanbul İl Başkanımız onun cevabını verecek, bugün onun cevabını verecek.

BENDEN NİYE KORKUYORSUN ARKADAŞ

Benimle ilgili bir şeyler söylemiş. Sevgili Erdoğan, gözünü sevdiğim Erdoğan, benden niye korkuyorsun arkadaş? Ben korkulacak adam değilim. İki elim var, sen daha uzun boylusun, üstelik sen kendini dünya lideri olarak tanımlıyorsun. Gel karşıma kardeşim, bana söyleyeceğini adam gibi karşıma çık, yüzüme söyle.

MAHALLENİN DEDİKODUCUSU GİBİ

Türkiye’nin gereksiz polemiklere ihtiyacı yok, horoz kavgası yapmıyoruz biz burada, horoz dövüşü yapmıyoruz. Söyleyecek lafın varsa bütün televizyon kanalları senin emrinde, bütün gazeteciler senin emrinde, çık karşıma kardeşim, ne arkamdan dedikodu yapıp duruyorsun mahallenin dedikoducusu gibi, çıkarsın karşıma. “Dünyadan korkmam” diyor, “Bay Kemal” dediğinden korkuyor. Korkma, korkma Sevgili Erdoğan, korkma, gelirken doktorunu da yanına al, başkalarını da yanına al, uzmanlarını yanına al, politikacılarını yanına al, kimi alırsan al vallahi tek başıma çıkacağım, billahi tek başıma çıkacağım. Biraz cesur ol ya, biraz cesur ol, korkma, ben adam yemem, korkma, efendi gibi konuşurum. Hatta sana yarım saat versinler, vallahi 10 dakika bana yeter. Öyle uzun uzun konuşmaya da gerek yok. Kim haklı, kim haksız milletin önünde hesaplaşalım. Çıkacaksın, arkadan dedikodu yapmayacaksın. Dedikoduyla memleket mi yönetilir? Ne derlerse desinler, az önce söylediğim gibi bu millet şunu söylemeli: “İyi ki varsın Cumhuriyet Halk Partisi, sen olmasan vallahi gerçekleri öğrenemeyeceğiz” diyeceklerdir.

DÖRT TEMEL AKTÖRÜN BİR ARAYA GELİP ORTADOĞU’DAKİ ACIYI SONLANDIRMASI LAZIM

Evet, gelelim bir başka konuya: Türkiye’nin coğrafyası. Türkiye dünyanın en güzel coğrafyasında yer alıyor, Asya’yla Avrupa arasında bir köprü olağanüstü güzel bir coğrafya. Petrol boru hatları buradan geçer, doğalgaz boru hatları buradan geçer, ulaşım buradan yapılır, turistler buraya gelir, dünyanın en eski ve en köklü kadim kültürü bizim topraklarımızdadır, ama bu toprakların bir başka sorunu var: Komşular. Ortadoğu’da kan var, acı var, gözyaşı var, bir türlü dinmiyor. Kafkaslar benzer sorunlarla uzun yıllar mücadele etti ve biz Türkiye olarak bütün bu gelişmelerden rahatsızız. İstiyoruz ki hiçbir komşumuzun burnu kanamasın, orada yaşayan vatandaşlar huzur içinde yaşasınlar. Çarşıda, üretimde, fabrikada, parkta, okulda, üniversitede, hastanede herkes huzur içinde olsun ve bu coğrafyayı biz bir barış denizine dönüştürelim. En büyük arzumuz bu zaten, o nedenle biz bu bölgeye özel bir önem veriyoruz, ama bu bölgenin bir özelliği daha var: Petrolün tarihini bilenler bu bölgenin özelliğini kavrarlar. Petrol nedir, ne kadar önemlidir, petrolün tarihi nedir, petrol üzerinde oynanan oyunlar nedir, bunları bilen bir kişi Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve bölgeyi sağlıklı yönetir. Eğer tarihten yoksunsa, bodoslama dalarsa bir olayın içine, çıkmaz sokaklarla karşı karşıya kalır. Bugün Türkiye’nin geldiği nokta üzülerek ifade edeyim ki bu noktadır. Bu nedenle biz hükümet edenlere, yani Ankara’daki beylere önce petrolün tarihini oturun bir okuyun diyoruz, sonra bölgenin tarihini oturun bir okuyun diyoruz. Bölgede nelerin yapıldığını, hangi oyunların oynandığını oturun, düşünün, taşının diyoruz.

Bölge bir devletin tek başına yapılandırdığı bir bölge olmaktan çıkmış durumda. Irak’a yapılan saldırı sonrası ne büyük acılar çektiğimizi hepimiz biliyoruz. Binlerce kişinin hayatını kaybettiğini hepimiz ya gördük, ya duyduk, ya işittik veya tanığı olduk. Suriye’de benzer bir olay yaşanıyor. 3.5 milyon Suriyeli sadece Türkiye’de, binlerce çocuk öldü, milyonlarca insan doğdukları topraklardan göç ettiler. Bugün Ortadoğu aktörlerin yönlendirdiği bir Ortadoğu’dur. Oradaki devletlerin elinden ipler büyük ölçüde çıkmış durumda, bir ucunda Amerika var, bir ucunda Rusya var, bir ucunda İran var, bir ucunda Türkiye var. Bu dört temel aktörün bir araya gelip Ortadoğu’daki acıyı, kanı ve gözyaşını sonlandırması lazım.

TERÖR ÖRGÜTLERİNE VE UZANTILARINA SİLAH GÖNDERMEYİN

Biz daha önce yapılan görüşmelerin tamamının başarıyla sonuçlanmasını istedik. Cenevre’yi, Soçi’yi, Astana’yı hangisi olursa olsun bir araya gelin, Ortadoğu’da akan kanı durdurun, Ortadoğu’da barışı ve huzuru egemen kılın. Ama bugün geldiğimiz noktanın en kötü aktörlerinden ve kaybedenlerinden birisi üzülerek ifade edeyim, Türkiye. Defalarca söyledik, silah göndermeyin terör örgütlerine, silah gönderdiler. Aynı olayı şimdi Amerika Birleşik Devletleri yapıyor. Suriye’deki, Irak’taki terör örgütlerine silah desteği veriyor. Buradan uyarmak bizim namus borcumuzdur. Eğer insan kanı içmekten hoşlanıyorsanız buyurun, silah gönderin, ama insanlık bizim temel formumuzdur, biz insanlık neyse, neyi gerektiriyorsa onu düşünüyoruz ve onun gereğini yapacağız diyorsanız silah göndermeyin. Ne PKK’ya, ne onun uzantılarına, ne IŞID’a, ne onun uzantılarına, ne El-Nusra’ya, ne de onun uzantılarına silah göndermeyin, Ortadoğu’ya göndereceğiniz her silah acıyı büyütecektir, kanın ve gözyaşının akmasına yol açacaktır. O nedenle biz Rusya’yı da, Amerika’yı da uyarmak zorundayız. Bizim bölgemiz, bunlar bizim komşularımız, bunlarla kader ortaklığımız var, tarih ortaklığımız var, kültür ortaklığımız var. PKK terör örgütünün Türkiye’de neler yaptığını artık bütün dünya biliyor. Bu terör örgütüne karşı Türkiye’nin 30 yılı aşkın süredir verdiği mücadeleyi bütün Türkiye biliyor, bütün dünya biliyor. Terörün bizde yol açtığı acıları hepimiz biliyoruz ve terörden kurtulmak için, bölgeyi terörden arındırmak için her türlü çabayı göstermek bizim görevimiz, İran’ın da görevi, Rusya’nın da görevi, Amerika’nın da görevi. Bu iki ülke uzak diye Ortadoğu’da terörün beslenmesine eğer izin verirlerse, sonuç acı olur ve buradan hükümete de bir sağduyu çağrısı yapmak bizim görevimizdir.

ÜÇ HAMLE ÖTESİNİ GÖRMEZSENİZ DIŞ POLİTİKAYI İYİ YÖNETEMEZSİNİZ

Ortadoğu’da barış istiyoruz, Ortadoğu’da huzur istiyoruz. Diplomaside hamasetin geçerliliği yoktur, diplomatik kanalların sonuna kadar zorlanması lazım, sonuna kadar. El-Bab’daki şehit sayımız 70’i aştı. Bu ne demektir? Esat için orada çarpışıyoruz ve 70 askerimiz şehit oldu. Düne kadar ne söylüyorsun, bugün neler yapıyorsun? Eğer siz üç hamle ötesini görmezseniz dış politikayı iyi yönetemezsiniz, üç hamle ötesini görmezseniz dış politikada sadece diğer aktörlerin oyuncağı olursunuz. Bugün Türkiye’nin geldiği nokta budur. Elbette ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti büyük bir devlettir, elbette ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti Suriye’de yaşananlar dolayısıyla kendi geleceğini güvence altına almak zorundadır, elbette Türkiye Cumhuriyeti Devleti o bölgede tampon bölge kurmak, oluşturmak zorundadır. Bunlara söylenecek hiçbir lafımız yok, ama bu noktaya gelinceye kadar izlenen politikalar Türkiye’yi böyle bir batakla karşı karşıya getirdi.

Ben defalarca uyardım, arkadaşlarım defalarca uyardı, sağduyu sahibi eski diplomatlar defalarca uyardılar “yapmayın, yanlış yapıyorsunuz” diye, “hayır, biz biliyoruz” dediler. Hatta Dışişleri Bakanlığını tamamen devre dışı bıraktılar. Dışişleri Bakanlığı bürokratlarını “monşerler” diyerek aşağıladılar. Geldiğimiz noktaya bakın, kendi topraklarımızdan Süleyman Şah Türbesini kaçırmak zorunda kaldılar.

BU KEÇİ ADASI BİZE Mİ AİT, YUNANİSTAN’A MI AİT, ÇIK CEVAP VER!

Öyle bir noktaya geldik ki Ege Adalarını soruyoruz, Ege Adaları soruyorum, “bu Keçi Adası kime ait arkadaşlar, bize mi ait, Yunanistan’a mı ait, çık cevabını ver.” Ben soruyorum başka bir zata, başka zat bana cevap veriyor. “Git, kim teslim etti, onlara sor” diyor. Lafa bakın, yani teslimiyeti baştan kabul ediyor. İki, “konuşursam sen konuşamazsın” gibi bir laf ediyor. Yani konuşursam ben ağzımı açamam. Zaten ağzını aç diye sana soru soruyorum, konuş diye sana soru soruyorum, beni tehdit et diye değil, çık adam gibi cevap ver. İlkokul mezunu bir kişinin, hatta okuma-yazması olmayan bir kişinin anlayacağı bir dille soruyorum sana: Bu Keçi Adası bize mi ait, Yunanistan’a mı ait? Bu kadar basit. “Teslim ettik” diyor, “ama ben etmedim” diyor. Ben senin neleri teslim ettiğini biliyorum. Sen şimdi otur, bana cevap ver, tehdit etme. “Efendim, konuşursam sen ağzını açamazsın” Hiç meraklanma, ağzımı da açarım, kulaklarımı da açarım, benim dışındaki insanları dinlerim, bu konunun uzmanlarını dinlerim ve ben ondan sonra konuşurum. Ben mangaldan atmam, oturup hamaset yapmam. Türkiye’nin taşına, toprağına, çakılına, kum tanesine biz sahip olacağız, biz Cumhuriyet Halk Partisi, biz sahip olacağız. Bir karışı teslim etmek istemiyoruz, bir karışı. Söyledim, İstanbul Kongresinde söyledim. 2019’da geleceğiz, Süleyman Şah Türbesini kendi topraklarımıza yeniden götüreceğiz, Türk bayrağını da oraya dikeceğiz. Sen cesaret edip gidemiyorsun bile, afra tafra atıyorsun, asıp kesiyorsun. Bunlara karnımız tok.

“ASARIM, KESERİM” DEMEKLE BU İŞLER OLMAZ

Ne söyledik? Dış politika hamaset edebiyatı yapılacak bir politika değildir. Dış politikayla ilgili konuşacaksan 9 boğumu aştıktan sonra konuşacaksın. Dış politikayla ilgili konuşacaksan hem bölge dengelerini, hem dünya dengelerini iyi bilip konuşacaksın. “Ben asarım, keserim” demekle bu işler olmaz. Gazze’ye gideceksin, senelerdir gideceksin, niye gitmiyorsun? Buyur git. Rakka’ya gideceksin, e buyur git. Niye gidemiyorsun? Hamasetle bu işler yürümüyor. Bu işler akılla yürür, bilgiyle yürür, teatiyle, görüşmeyle yürür, diplomasiyle yürür. İkinci Dünya Harbine Türkiye neden girmedi, nasıl girmedi, hangi gerekçelerle girmedi? Kendi tarihini bilmeyenler, kendi tarihi konusunda bilgi sahibi olmayanlar Türkiye’nin geleceğini inşa etmeye çalışıyorlar. Bu tehlike, bu politika son derece tehlikeli bir politikadır.

BUGÜN TÜRKİYE MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜ AÇISINDAN SINIFTA KALMIŞTIR

Değerli arkadaşlarım, bugün 16 Ocak Basın Onur Günü, basının “Onur Günü” ilan ettiği bir gün 16 Ocak. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmit’te yaptığı basın toplantısı nedeniyle bugünü gazeteciler Onur Günü olarak kabul ederler. Gazeteciler 16 Ocağı gerçek anlamda bir Onur Günü kabul ediyorlar, ama bugünü sevinçle kutlayamıyorlar. Büyük acılar yaşıyorlar. Oysa medya özgürlüğü ve medyanın gücü bütün demokrasilerde çok önemlidir. Medya yasama, yargı ve yürütmeden sonra dördüncü güç kabul edilir. Medya halk adına -altını bir daha çiziyorum- halk adına otoriteyi denetler. Yolsuzluk yapıyorlar mı, haksızlık yapıyorlar mı, kayırmacılık yapıyorlar mı, yanlış bir politika güdüyorlar mı; oturur özgürce yazarlar. Medyanın böyle bir özelliği vardır. O nedenle otoriter yönetimler medya özgürlüğünden hep şikâyet etmişlerdir. Otoriter yönetimler eleştiriden hoşlanmazlar, eleştiriye karşı çıkarlar, gazeteciler üzerine baskı yaparlar, gazete patronları üzerine baskı yaparlar, onlara mali baskılar yaparlar, onları yola getirmek, kendi istediklerini yazabilecekleri bir medya yaratmak isterler. Bütün amaçları budur. Bugün Türkiye medya özgürlüğü açısından sınıfta kalmış bir Türkiye’dir. Dünyanın bütün demokrasilerinde, gelişmiş demokrasilerinde Türkiye’de medya özgürlüğü olmadığı açık ve net kabul edilmektedir. Kimse cesaret edip Erdoğan’ı eleştiremiyor. Hele bir de havuz medyası var, parayla oluşturulan bir medya, müteahhitlerin paralarıyla oluşturulan bir medya, bu medyanın özelliği de bir merkezden aldığı haberleri sürekli manşetlere taşımaktır. Onların tek bir görevi var: 1. Hükümeti alkışlamak, 2. Cumhuriyet Halk Partisini eleştirmek. İki temel görevleri var. Sanıyorlar ki onlar eleştirince biz de geri adım atacağız. İstediğiniz kadar eleştirin, ama şunu söyleyeyim, 2019’da yeni bir dönem başladığında sizin özgürlüğünüzü de sağlayacağız, istediğiniz gibi eleştireceksiniz, ama müteahhitten para almayacaksınız, örtülü ödeneklerden para almayacaksınız. Devletin bankasına telefon edip: “Oğlum Süleyman, 2 000 000 lira gönder” diyemeyeceksiniz. Diğer bağımsız gazeteler nasıl yayın yapıyorsa, siz de aynı şekilde yayın yapacaksınız. Yasak olmayacak, herkes özgürce yazacak. Bunun da altını özenle çizmek isterim.

Değerli arkadaşlarım, gazeteler aynı zamanda toplumun derdini dile getirirler. Çiftçinin derdi var mı? Var. Ben mesela merak ederim, niye gazeteler bunu yazmazlar? Bir çiftçi düşünün; zarar etmiş, ürününü ekmiş, zarar etmiş. Zarar eden bir çiftçi ürününü sattığı zaman yüzde 4 vergi kesiliyor. Yani zarardan vergi alınıyor. Zarardan vergi almak hangi demokraside var? Sanayici zarar ederse vergi vermez, esnaf zarar ederse vergi vermez, tüccar zarar ederse vergi vermez, ama çiftçi zarar etsin etmesin ciro üzerinden yüzde 4 vergi kesilir. Haber yapılıyor mu bu? Haber yapılmıyor. Hele havuz medyası bu konuda hiç haber yapmaz. Benzin alıyorsunuz, benzine yeniden zam geldi, mazota yeniden zam geldi. Gelecek tabii, memleketi böyle yönetirseniz zam da gelecek tabii. Depoyu doldurduğunuzda ve bedelini ödediğinizde ödediğiniz bedelin yüzde 58’i vergi bakın, yüzde 58’i vergi, niye medya bunu yazmıyor? Havuz medyası niye yazmıyor? Yüzde 58, otomobil alan adama mı güveniyorsun sen devleti yönetmek için yüzde 58’ini vergi olarak alıyorsun? O nedenle bizler bunların tamamını düzelteceğiz. Hiç kimse endişeye kapılmasın. Hakkı, hukuku ve adaleti vergide de getireceğiz, medyada da getireceğiz. Herkes özgürce yazacak, ama devletten beslenmeyecek. Biz neyi düşünüyoruz? Özgür medyayı. Neyi düşünmüyoruz? Besleme basını. Besleme basın olmayacak.

20 TEMMUZ’DA BU ÜLKEDE BİR SİVİL DARBE YAPILDI, 1 MİLYONU AŞKIN AİLE MAĞDUR EDİLDİ

Efendim, 15 Temmuzda bir darbe girişimi oldu. Hep beraber karşı çıktık, hep beraber bütün partiler, bütün sivil toplum örgütleri hepsi karşı çıktı. Bütün sendikalar, hepsi karşı çıktı. Parlamentoda bombalar altında görev yaptık. İki 15 Temmuz var: Bir halkın 15 Temmuzu, bir de Sarayın 15 Temmuzu. Halkın 15 Temmuzunu biliyoruz ve destekliyoruz. Şehitlerimizin de, gazetelerimizin de arkasındayız. Sarayın 15 Temmuzuysa 15 Temmuzu fırsat bilip 20 Temmuzda sivil darbe yapmasıdır ve bunu da bir Allah’ın lütfu olarak tanımlamasıdır. 20 Temmuz darbesinden sonra 1 milyonu aşkın aile mağdur edilmiştir.

Hak ve Adalet Platformu var, 2 bin 173 kişiyle oturup yüz yüze görüşme yapıyor. Mağdur ailelerin karşılaştıkları sorunları gayet açık ve gayet net bu platform belirlemiş durumdadır. Şöyle diyor:

-Bir, OHAL mağdurları arasında mevcut işsizlik oranı yüzde 65, kimse iş vermiyor. OHAL mağdurları arasında işsizlik oranı yüzde 65, insaf ya insaf, bunlar bizim vatandaşlarımız.

-OHAL mağdurlarının çektiği sıkıntıların en büyüğü yüzde 92’yle ekonomik sıkıntı, yüzde 86.5’la psikolojik, yüzde 85.6’yla da sosyal dışlanma oluyor.

-Yine OHAL’le ilgili işlerinden atılanların yüzde 99’u 15 Temmuz öncesi herhangi bir cezai soruşturmaya uğramamış. Yani yüzde 99’unun mahkemeyle, savcıyla hiçbir işi olmamış.  

-OHAL mağdurlarının yüzde 50’si 15 Temmuz sonrası bulundukları mahallelerden ve şehirlerden ayrılmak zorunda kalıyorlar, yüzde 50’si mahalle baskısı nedeniyle bulunduğu mahalleyi ve şehri terk etmek zorunda kalıyor.

-Yine OHAL’de gözaltına alınanların yüzde 75’i iki veya daha fazla gün gözaltında tutulmuş ve OHAL’de tutuklananların önemli bir kısmı kötü muamele görmüş. Bunu ifade ediyorlar.

Bazı mağdurların ifadeleri bu raporlarda yer alıyor değerli arkadaşlar, ben bunları da sizlerle paylaşmak isterim.

Bunlardan birisi şu: Ameliyat sonrası resmi istirahat süresinde gözaltına aldılar. Hakkımda delil uydurularak tutuklandım. Aylar sonra delilleri öğrenip itiraz edince sehven yanlış yazılmış denildi. Yaklaşık 10 ay ailemden 550 km uzaklıkta bir şehirde tutuklu kaldım” Diyorum ya bunların yatacak yeri yok, vallahi de billahi de bunların yatacak yeri yoktur.

Bir başkası şunu söylüyor: “SGK, yani Sosyal Güvenlik Kurumu bilgilerime KHK’yla görevine son verildi yazılması sebebiyle özel sektörde bile iş verilmedi ve şu an sosyal güvencem yok. Hastalansam hastaneye gidecek param yok. Ya kendiliğinden iyileşeceğim ya da öleceğim. Bu sıkıntılar iyi ki ölüm var dedirtti bana, iyi ki ölüm var” Yine şunu söylüyor: “Herkes beni terk etti. İnsanlar benimle selamlaşmaktan bile korkuyor. İnanılmaz yabancılaşma hissediyorum. Ölmek istedim ve intihar ettim, eşim kurtardı”

Bir başkası: “Kurum kapatıldı. Eşimle birlikte işsiz kaldık. Lisanslarımız iptal olduğu için başka kurumlarda çalışamıyorum. Asgari ücretle bile iş vermiyorlar. Herkes korkuyor. Üç çocuğum var, okuyorlar, hiçbir sosyal güvencemiz yok”

Bir başkası: “Muhalif olduğum, Eğitim-Sen üyesi olduğum için cezalandırıldım. 345 gün yattım, sayısız insan hakkı ihlaline uğradım. Ne için tutuklandım, ne için yattım ve ne için serbest bırakıldım, hâlâ bilmiyorum”

Birisi daha: “Büyük kızım olanlardan etkilenerek 24 Ekim 2016 tarihinde intihar etti. Duyumlarımıza göre kendisiyle dalga geçilmiş. Kızımın okuduğu Anadolu Lisesi aynı zamanda benim görev yaptığım eski okulumdu”

Bunlar insanlık dramları, darbe sonrası 12 Eylül, 12 Mart ve 20 Temmuz’da yaşanan dramların aynısı yaşanıyor ve bugün Kırşehir’de Koç Üniversitesinde tam burslu okuyan Ali Furkan’ın cenazesi defnediliyor. İntihar etti. Babası hapse atıldı, 8 yıl 9 ay hapis cezası verildi. Son sınıf öğrencisi tam burslu Kırşehir’in yetiştirdiği en güzel değerli gençlerimizden birisiydi ve bugün cenazesi kaldırıldı. Dolayısıyla biz hep birlikte darbeye ve darbecilere karşı direnmek zorundayız.

Ben 20 Temmuz darbesi dediğim zaman korkudan yazamıyorlar “acaba hakkımızda soruşturma açılır mı” diye, yaz kardeşim, yaz, cesaretle yaz. Ben söylüyorum, sen de yaz, “Kılıçdaroğlu dedi”, sen öyle yaz bakalım, “20 Temmuz’da bu ülkede bir sivil darbe yapıldı, 1 milyonu aşkın aile mağdur edildi. İnsanlar sivil ölüme terk edildi” niye yazmıyorsun kardeşim? Korkuyorsun. Korkuyorsan yazmayacaksın kardeşim, yazıyorsan oturup adam gibi yazacaksın.

FİİLİ BİR ANAYASA İHLALİ VAR

Neden diyorum, neden darbe diyoruz? Darbe dönemlerinin bir özelliği var: Anayasa askıya alınır. 12 Marta bakın, 12 Eylüle bakın, Anayasa çalışmaz. Şimdi fiili bir Anayasa ihlali var, fiilen Anayasa uygulanmıyor Türkiye’de, yok Anayasa. Bakın, niçin uygulanmıyor? Yine Anayasadan örnek vereyim. Madde 121 diyor ki: “Olağanüstü hal süresince cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda Kanun Hükmünde Kararname çıkarabilir”, bitti! Hangi konularda? Olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda çıkartıyor. Aksi çıkarsa Anayasaya aykırı. Şimdi ben vatandaşlarıma soruyorum: Taşeron işçinin OHAL Kararnamesiyle ne ilgisi var? Böyle yarım yamalak çıkardınız, Meclise gelse tam çıkacaktı, bunun mücadelesini biz veriyorduk, KİT’leri devre dışı bıraktınız. Vereceğiz, onlara kadroyu vereceğiz, hiç kimse endişe etmesin, onlara kadroyu vereceğiz. Eğitimin, sağlığın, taşeron işçinin, sosyal güvenliğin, arabanın kış lastiğinin KHK’yla, OHAL’le ne ilgisi var? Demek ki fiilen Anayasa çalışmıyor, Anayasayı rafa kaldırmışlar. Bu ne demek aynı zamanda? Parlamentoyu devre dışı bıraktım demek. Bunlar kimin görevi? Parlamentonun görevi. Parlamento uyusun ve büyüsün, ben Kanun Hükmünde Kararnamelerle -ki eskiden bunun adı sıkıyönetim bildirileriydi- bununla Türkiye’yi idare ederim.

Bir şey daha, darbe dönemini çağrıştıran bir önemli gerçek daha var. Eğer bir ülkede Anayasa yürürlükteyse, herkesin bir güvencesi vardır. Nedir? Anayasa bir siyasal belgedir, bütün vatandaşların can ve mal güvenliğini koruyan temel ilkeler Anayasada vardır, ama 20 Temmuz darbesinden sonra ilk kez Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Birleşmiş Milletlere başvurarak “ben adil yargılama yapmayacağım, ben yargılama, tutuklama sırasında işkence yapacağım” diye dilekçe verdi. İnanamıyorsunuz, değil mi? Dilekçe verdi, söyleyeyim. 21 Temmuz 2016, dilekçeyi veren Halit Çevik, Birleşmiş Milletler Türkiye Temsilcisi Halit Çevik, dilekçesi 21 Temmuz 2016. Ne diyor dilekçede? “Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin OHAL uygulamalarıyla adil yargılamayı askıya alıyorum, tutulanlara insanca davranacağım kuralını askıya alıyorum” Birleşmiş Milletlere verdiği dilekçede, yani yargılamalar adil olmayacak, tutulanlara da insanca davranmayacak. Bu ne demektir? Ben resmen işkence yapacağım, resmen adaleti kapının önüne koydum diyor. Ben boşuna mı diyorum, bu ülkede hiç kimsenin can ve mal güvenliği yok. Anayasa yoksa kimin can ve mal güvenliği olacak, kimin?

SUÇLUYU SİYASİ OTORİTE TAYİN EDİYOR, HÂKİM DE ONU SADECE ONAYLIYOR

Yine aynı şekilde yargının bağımsız olması hepimizin ortak arzusu, ama bugün Türkiye’de yargı bağımsızlığı yok, tarafsızlığı da yok. Yargının bağımsız olmadığı bir yerde adaleti zaten dağıtamazsınız. Çünkü suçluyu, darbe sonrası suçluyu hâkim tayin etmiyor, dosyaya bakmıyor, suçluyu siyasi otorite tayin ediyor, hâkim de onu sadece onaylıyor. Böylece yargı işlevi yerine getirilmiş oluyor. Bu tablo herkesin gözünün önünde cereyan ediyor. Ben bunu anlatırken Hitler dönemini örnek veriyorum. 1940’ların Hitler’i ve uygulamaları 2018’in Türkiye’sinde uygulanıyor. Franck Müller Hitler’in adli müşaviri hâkimlere seslenirken şöyle sesleniyor: “Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: Benim yerimde Führer olsaydı nasıl karar verirdi” , bu kadar basit.

ENİS BERBEROĞLU’NUN, ANKARA’DAKİ BEYLERİN ARZUSU ÜZERİNE ESİR OLARAK TUTULDUĞUNU BİLİYORUZ

Aynı şey bugün hâkimler için söyleniyor. Birilerini kızdırmamak için o neyi düşünüyorsa, ona göre karar ver diyor. Eğer karar vermezsen seni sürerim diyor ve maalesef Enis Berberoğlu davası bugün görüşüldü, tutukluluğuna devam kararı alındı ve ertelendi. Enis Berberoğlu’na Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan selamlarımızı, sevgilerimizi ve muhabbetlerimizi gönderiyoruz. Ankara’daki beylerin arzusu üzerine orada esir olarak tutulduğunu da gayet iyi biliyoruz. Bir mahkeme karar verdi, ama mahkemenin kararı iktidarın hoşuna gitmediği için bir gece yarısı operasyonuyla iki hâkimi değiştirildi.

İKTİDARA MUHALİF OLAN HERKES HAPİSTE

Aynı şekilde az önce size bazı mağdurların ifadelerini okumuştum. Bazı mağdur ailelerin beyanlarını okumuştum. 11 bin, Bylock kullandı diye 11 bin kişi ya hapse atıldı, ya görevlerinden atıldı. 11 bin kişiyi aldılar, bugün geldiğimiz noktada “pardon, yanlış yapmışız” dediler, bıraktılar. Ergenekon, Balyoz davalarında da aynı sorun yaşandı, orada da gayet iyi biliyoruz. Ergenekon, Balyoz davalarında yaşanan dram bugün de benzer bir şekilde yaşanmaktadır. Ergenekon, Balyoz davalarında hapse atılanların ve bugün beraat edenlerin tamamının itibarlarının iade edilmesi lazım, bunu her yerde her zaman söylüyoruz. Bakın, bir hâkim şunu söylüyor: “Bylock ’un delil olarak dikkate alınması için ayrıntılı araştırma yapılması gerekir” Vay, sen misin ayrıntılı araştırma isteyen, hâkimleri sürdüler. Dolayısıyla bunlar bizim kabul edeceğimiz uygulamalar değil.

Yine her darbe döneminde karşılaştığımız bir şey daha var. İktidara muhalif olanlar, gazeteciler, yazarlar, çizerler, sivil toplum örgütlerinin başkanları, milletvekilleri, herkes hapiste. Niçin? İktidara muhalifler, iktidara muhalif oldukları için. 12 Eylülde de böyleydi, şimdi de böyle, 12 Martta da böyleydi, şimdi de böyle ve her darbe döneminde savunma hakları kısıtlanır. Bu darbe döneminde de kişilerin savunma hakları kısıtlandı. Her darbe döneminde kişilere özgü yeni suçlar ihdas edildi. Bu darbe döneminde de yeni suçlar ihdas edildi. Kanun Hükmünde Kararnameyle ihdas edildi. Kolektif suç ilan edildi, o baya ceza verirken eşine ve çocuklarına da ceza verildi, aynı ceza, pasaportların tamamı iptal edildi ve sivil ölüme mahkûm edildiler bunların tamamı. Her darbe döneminde yargı çalışmaz, yargıda kaos yaşanır, bu darbe döneminde de yargı çalışmıyor.

YARIN ÇOCUKLARINIZIN YÜZÜNE BAKAMAYACAKSINIZ

Şimdi Anayasa askıda demiştim. Mehmet Altan ve Şahin Alpay kararları, Anayasa Mahkemesi dedi ki: “Tutuklama için yeterli delil yok bu dosyada, dolayısıyla bir karar verdim” Alt mahkeme diyor ki: “Ben senin kararına uymam arkadaş” Niçin? Ben gücümü siyasi otoriteden alıyorum diyor, sen gücünü nereden alıyorsun? Efendim, hukuktan. Memlekette hukuk mu kaldı sen oradan güç alıyorsun, ben gücümü nereden alıyorum? Siyasi otoriteden alıyorum. Adın Anayasa Mahkemesiymiş, Yargıtaymış, Danıştaymış, geçiniz bunları diyor, Saray talimat verdi, ben ona aynen uyacağım. Bu kararı veren hâkimlere sesleniyorum: Siz yarın çocuklarınızın yüzüne bakamayacaksınız, çocuklarınız sizden utanacak adaleti katlettiğiniz için, adaleti birilerine peşkeş çektiğiniz için. Peki, diyeceksiniz ki efendim, Anayasada hüküm var. Evet, Anayasada hüküm var. Buyurun, Anayasayı okuyayım. Madde 153: “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir” Tereddüt var mı? Yok, Anayasa diyor. Anayasa Mahkemesi kararları kesindir. Devam ediyor: “Anayasa Mahkemesi kararları yasama -yani Türkiye Büyük Millet Meclisi- yürütme -yani hükümet- ve yargı organlarını, bütün organları, idare makamlarını gerçek ve tüzelkişileri bağlar” O hâkim bunu bilmiyor mu? Biliyor, ama Anayasa uygulamada değilse, hâkim istediğini yazıyor, çiziyor, uymayacağım diyor. Böyle bir sistemin içinde Anayasa askıdaysa, hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur.

Belki bazıları diyebilir ki efendim, sadece Anayasada değil, Anayasa Mahkemesinin Kuruluş Kanununda da hüküm var. Evet, orada da hüküm var, onu da size okuyayım. Madde 66: “Mahkeme kararları kesindir -Anayasadaki gibi söylüyor- Mahkeme kararları devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar”. Ama kimi bağlamıyor? Alt mahkemede olup saraydan talimat alanları bağlamıyor. Çünkü hukuk çalışmıyor, çünkü bir darbe dönemi yaşıyoruz. Darbe dönemlerinde ne olur? Anayasa da askıda olur. Ne olur? Hukuk sistemi çalışmaz.

YA OTURUN ADAM GİBİ KARAR VERİN, YA DA O KOLTUKLARDAN AYRILIN!

Şimdi izin verirseniz bu Hâkimler Savcılar Kuruluna bir seslenmek isterim. Az önce bu Bylock dolayısıyla iki hâkim karar vermişti. “Tek başına bu yetmez, bunun araştırması lazım” dedikleri için sürüldüler. Enis Berberoğlu davasında “burada casusluk diye bir şey yoktur” dediği için hâkimler sürüldüler, gece yarısı apar topar toplandılar ve kararı aldılar. Şimdi ben bu Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna seslenmek istiyorum: Anayasayı dinlemeyen, Anayasa Mahkemesini dinlemeyen hâkimlere siz ne yapacaksınız, niye toplanmıyorsunuz, niye karar vermiyorsunuz, bir yerden talimat mı bekliyorsunuz? O zaman o koltukları terk edin, adalet dağıtmayacaksanız adalete ihanet etmeyin, adalet dağıtmayacaksanız adalete kastetmeyin. Adalete en büyük kötülüğü o koltuklarda oturarak siz yapıyorsunuz. Tarih bunu asla unutmayacaktır. Ya oturun adam gibi karar verin ya da o koltuklardan ayrılın.

Bu darbe döneminde bir şey daha yaşadık diğer darbelerden farklı olarak: Sivillere de dokunulmazlık getirdiler. Şiddet kullanan sivillere cezai, hukuki, idari ve mali sorumsuzluk getirdiler. Yani devlet gücünü sivillere, yani devlet dışı militanlara devrediyor. Hiçbir darbe döneminde bunlar olmamıştı, ilk kez bu darbe döneminde yaşıyoruz. Bunları anlattım diye sakın kimse moralini bozmasın, bunları anlattım, gerçekleri anlatmak zorundayım. Bunları anlattım, ama çıkış yolumuz var. Bunları anlattım, umudumuz var. Bunları anlattım, Türkiye’yi yaşanacak bir ülke haline getireceğiz. Türkiye’yi yeniden dünyanın en saygın ülkelerinden birisi haline getireceğiz. Türkiye’yi yaşanacak bir ülke haline getirmek bizim boynumuzun borcudur. Bu işin sağı-solu yok, bu işin devrimcisi-ülkücüsü yok, bu işin Müslüman’ı-muhafazakârı yok, 80 milyon hep beraber bu ülkeye demokrasiyi getireceğiz, kardeşliği getireceğiz, huzuru getireceğiz, yaşanacak bir Türkiye’yi yeniden inşa edeceğiz. Güzel inşa edeceğiz. Herkes düşüncesini söyleyecek, herkes konuşacak. Konuşan bir Türkiye’yi ayağa kaldıracağız.

Hepinize saygılar sunuyorum. 

CHPnet

SİTELERİ