CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN, TAKSİM’DE DÜZENLENEN "CUMHURİYET VE DEMOKRASİ BULUŞMASI"NDA YAPTIĞI KONUŞMA (24 TEMMUZ 2016)  
24.07.2016
22838
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TAKSİM’DE DÜZENLENEN CUMHURİYET VE DEMOKRASİ BULUŞMASINDA KONUŞTU

Hepinize en içten saygılarımı sunuyorum.
Sevgili vatandaşlarım, gün birleşme günüdür, gün dikta yönetimlerine, darbelerine karşı direnme günüdür. Gün, halkın sesini dinleme günüdür. Bugün Taksim’deyiz; birlikteyiz. Bizim için hepimizin tarih yazdığı bir gündür bugün. Biz Taksim’e niçin geldik? Taksim’de ne yapacağız? Hedefimiz ne? Bütün bunlara yanıt vermek için, cevap vermek için bir Taksim Manifestosu hazırladım. Şimdi bunu sizlere okuyacağım. 10 Maddelik bir Taksim Bildirgesi.
Taksim Bildirisi - 24 Temmuz 2016
1 - 15 Temmuz darbe girişimi parlamenter demokrasimize karşı yapılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalanmış, ama bombalar altında parlamento görevini yapmış ve darbeyi püskürtmüştür. Bu darbe girişiminin sorumlularını, iç ve varsa dış destekçilerini kınıyor ve lanetliyoruz.
2 - Bütün siyasal partiler darbe girişimine karşı çıkmış, demokrasi konusunda Türkiye’de tartışmasız bir “Ortak payda” oluşmuştur. Bu ortak tutum ve anlayış, siyasette uzlaşma kültürünün güçlenmesine de katkı vermek zorundadır.
3 - Her türlü darbeye ve parlamenter sistem üzerindeki her türlü vesayete karşı çıkmak tüm demokratların, demokrasiden yana olanların, bu ülkeye namus borcudur. Hep birlikte ve her zaman, “Ne darbe ne dikta, yaşasın tam demokrasi” demeliyiz ve söylemeye de devam etmeliyiz.
4 – Demokratik Parlamenter sistemimize karşı yapılan darbe girişimi, halkın “Direnme hakkını” kullanmasıyla ayrı bir anlam ve boyut kazanmıştır. Direnme hakkı demokrasiyi korumanın meşru bir yolu olarak ortaya çıkmıştır.
5 – Demokrasimizin teminatı olan “Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” ilkesinin, Türkiye için ne kadar yaşamsal olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Demokratik, laik sosyal hukuk devleti, bizi çağdaş uygarlığa taşıyacak olan en temel anahtardır.
6 – Bu darbe girişimi. Anayasa’da; “Yasama, yürütme ve yargı olarak” yer alan; “güçler ayrılığı” ilkesinin, demokrasideki denge ve denetleme işlevinin güvencesi olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.
7 – “Balyoz”, “Ergenekon” ve “Casusluk” gibi davalarda, mağdur edilen insanların, itibar ve haklarının iadesi, kaçınılmaz olarak bütün siyasal partilerin gündeminde olmak zorundadır.
8 – Bu darbe girişimi, devlet yönetiminin liyakate dayanması gerektiğini çok açık biçimde ortaya koymuştur. Devletin yapılanmasında, siyasal yandaşlık, akrabalık, cemaatçilik, tarikatçılık değil; bilgi, birikim ve deneyim gibi ilkeler esas alınmalıdır. Bir başka anlatımla, devleti yönetme yerine, devleti ele geçirme anlayışını tarihe gömmeliyiz. Bu bağlamda devletin yeniden inşası zorunludur.
9 – İnancı, kimliği, yaşam tarzı ne olursa olsun, bu ülkenin güzel insanları bu ülkenin caddelerinde, sokaklarında, meydanlarında, parklarında, özgürce gezebilmelidir. Hiç kimse unutmasın, 15 Temmuz darbe girişimi 3. sınıf demokrasinin ortaya çıkardığı bir tablodur. Bu ülkenin insanları, 3. sınıf demokrasiye değil, özgürlükçü demokrasiye yani tam demokrasiye layıktır. Türkiye tümüyle darbe hukukundan arınmalıdır.
10 – Devlet; kinle, öfkeyle, önyargıyla yönetilmez. Darbe girişiminde bulunanlar hukuk içinde, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalınarak yargılanmalıdır. Devletin vakarı ve ciddiyeti bunu zorunlu kılmaktadır. İşkence, kötü muamele, baskı, tehdit, devleti darbecilerle aynı duruma düşürür. Buna izin verilmemelidir.

On maddeyi Taksim Manifestosu olarak oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler ellerini kaldırsınlar. Bayrakları değil, ellerini kaldırsınlar sadece ellerini kaldırsınlar. Şimdi ben bütün medya mensubu arkadaşlarımdan, bütün fotoğrafçılardan, bütün televizyonlardan, dünya tarihine geçecek olan, Türkiye’nin demokratik anlayışını dünya tarihine nakşedecek olan bu tabloyu çekmelerini istiyorum.
Sevgili vatandaşlarım, elini kaldıran güzel vatandaşlarım, artık çocuklarınıza, torunlarınıza diyeceksiniz ki; “24 Temmuz 2016’da Taksim Meydanında, demokrasiye ve cumhuriyete bağlılığımızı, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarına bağlılığımızı, el kaldırarak onayladık” diyeceksiniz. Bu onur, bu ülkenin tüm vatandaşlarına aittir.
Hepinize en içten şükranlarımı, saygılarımı sunuyorum.
Evet, hep birlikte bir tarih yazdık. Hep birlikte demokrasiye sahip çıktık. Hep birlikte cumhuriyetimize sahip çıktık. Taksim Manifestosu, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi tarihinde yerini alacaktır. Yüz binlerin oyuyla kabul edilen bir manifesto… Dünyada ilk kez kabul ediliyor, bu açıdan destek veren, gönül veren bütün yurttaşlarıma, hepinize gerçekten de yürekten şükranlarımı sunuyorum. Sağ olun var olun diyorum, demokrasi adına.
Sevgili vatandaşlarım, cumhuriyete ve demokrasiye gönül veren vatandaşlarım, 24 Temmuz önemli bir gündeyiz, aynı zamanda tarih yazan bir kentteyiz, üç büyük imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul’dayız. Tarihi bir meydandayız, Taksim Meydanındayız ve tarihi bir gündeyiz.
Taksim Meydanı bizim demokrasi tarihimizde yer alan önemli bir meydandır. 3 Haziran 1977 Ecevit’e suikast düzenleneceği söylendiğinde, Ecevit şu açıklamayı yaptı, “Yarın tek başıma Taksim’e gideceğim” dedi ve Taksim’e geldi, arkasında bugün olduğu gibi yüz binler vardı.
1 Mayıs 1977 “Kanlı 1 Mayıs” olarak tarihe geçen bir gün ve o gün çok sayıda vatandaşımız Taksim Meydanında hayatını verdi. “Kanlı 1 Mayıs” olarak bizim tarihimizde yer alan ve henüz aydınlığa kavuşmamış olan bu olay, yine bu meydanda geldi. Ama bu meydan bugün “Cumhuriyetin ve Demokrasinin Meydanı” oldu, bu açıdan hepinize yürekten şükranlarımı sunuyorum.
Ve Taksim Meydanı, ulu çınarları ile bize gülümseyen meydan, ağaçların kesilmemesi için, gençlerin, gençlerin doğaya sahip çıktığı bir meydan. Bu meydanda Gezi olayları yaşandı. Ve o olaylarda, ellerinde karanfiller, ellerinde kitaplarla gençlerimiz, bu ülkenin gençleri, umudumuz, bu ülkenin umudu, hep beraber ayağa kalktı.
Ülkemizi seviyoruz, insanlarımızı seviyoruz, onlarla beraber bir arada kardeşçe yaşamak istiyoruz. Ayrılık gayrılığın olmadığı bir Türkiye’yi inşallah hep beraber inşa edeceğiz.
Az önce söyledim, bugün tarihi bir gün, bugün Lozan Antlaşması’nın kabul edildiği bir gün. 780 bin kilometrelik bir alanın, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olduğunu egemen devletlere kabul ettirdiğimiz bir gün. Lozan’ı bize yaşatan, Lozan’ı hayata geçiren özgürlüğümüzün ve bağımsızlığımızın tapu senedi olan Lozan’ı hayata geçiren bütün dostlara, bütün tarihe, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına şükranlarımızı sunuyor ve onları saygıyla anıyoruz.


Cumhuriyeti emekle kurduk. Alın teri ile kurduk cumhuriyeti. Gözyaşıyla kurduk cumhuriyeti. Binlerce şehidimizin kanı var cumhuriyette. Bizim ayakkabımız yoktu, çarıklarımızı giydik. Yiyeceğimiz yoktu, kara ekmeği bölüştük. Silah yoktu, kurşun yoktu, para yoktu, o günün cumhuriyetinde, ama bir şey vardı birlik ve beraberlik vardı. İnşallah yine birlik ve beraberlik içinde Türkiye’yi hep birlikte çağdaş uygarlığa ulaştıracağız.
Ne demişti Gazi Mustafa Kemal, “Geldikleri gibi gidecekler” demişti. Evet, yedi düveli Lozan’da geldikleri gibi gönderdik. Değerli arkadaşlarım, babalarımız ve dedelerimiz bize cumhuriyeti kurdular, ama o cumhuriyeti özgürlükçü bir demokrasiyle taçlandırmak bizim görevimizdir. Onların vasiyetidir bu. Her bir vatandaşımız, kimliği ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun, yaşam tarzı ne olursa olsun, her bir vatandaşımız özgürlükçü demokrasiyi getirmek ve cumhuriyeti taçlandırmakta görevlidir. Bu görevi, ben dahil 79 milyon her yurttaşın yerine getirmesi gerekir ve bizim namus borcumuzdur.
Söz verdik onlara, dedelerimize söz verdik, babalarımıza söz verdik. “Türkiye’yi özgürlükçü demokrasiyle barıştıracağız ve yan yana getireceğiz” dedik. Bunu getirmek, bu görevi yerine getirmek hepimizin namus borcudur.
Değerli arkadaşlarım bugün 24 Temmuz, sadece Lozan mı, hayır. Bugün Basın Bayramı, medyanın bayramı bugün. Tam 108 yıl önce, 108 yıl önce medyaya vurulan zincirleri kırdık. Ve Basın Bayramı bu ülkede 108 yıldır kutlanmaya çalışılıyor. Dönemin devlet adamı Ali Paşa diyor ki, Osmanlı döneminden söz ediyorum, “Basın özgürlüğü, ancak hatalarını düzeltmek istemeyen hükümetler için bir tehdittir. Vatanın iyiliğinden başka bir şeyi düşünmeyen bir hükümet için, basın özgürlüğü bir nimettir” diyor. Evet, basın özgürlüğünü hep beraber savunacağız. Mademki özgürlükçü demokrasi diyoruz, mademki Cumhuriyetimizi, özgürlükçü demokrasiyle taçlandıracağız, birinci adım medya özgürlüğüdür. Medya özgürlüğünü sağlamak hepimizin ortak görevidir.
Bakın 15 Temmuz darbe girişiminin yenilgiye uğramasının ana unsurlarından birisi, kesinlikle medya özgürlüğüdür. Medyanın açık ve net darbeye karşı olmasıdır. Eğer 108 yıl önce, 108 yıl önce biz Basın Bayramını kutluyorsak, demek ki medya özgürlüğü bizim kültürümüzde var. Demek ki medya özgürlüğü bizim tarihimizde var. Demek ki medya özgürlüğü bizim geleneğimizde var. Medya özgürlüğü bağlamında, geleneğimizi ve kültürümüzü yozlaştırmamalıyız. Dün medya özgürlüğüne karşı çıkanlar, bugün yaptıkları hataların inşallah farkına varırlar. Buradan hep birlikte basın mensuplarının bayramını kutluyorum ve kutluyoruz. Basını özgür olmayan bir toplumun, kendisi de özgür değildir. Doğru haber alamayan bir toplumun özgürlüğü yok demektir. O nedenle biz hep birlikte basın özgürlüğünü savunacağız.
Değerli arkadaşlarım, sevgili yurttaşlarım, bizi televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım, biz özgürlük için, demokrasi için, cumhuriyet için, hep birlikte yaşamak için büyük bedeller ödemiş bir milletiz. Türkiye de kazanılan her hak yüzlerce, binlerce insanın canıyla, malıyla, bedeliyle yaptığı mücadeleler sonucunda kazanılan bir haktır. Türkiye’nin aydınları, Türkiye’nin düşünürleri, demokrasi sevdalıları, bugün sahip olduğumuz haklar için, zindanlarda bedel ödediler, zindanlarda bedel ödediler. Aynı bedeli artık ödememeliyiz. Hep beraber cumhuriyete ve demokrasiye sahip çıkmalıyız.

15 Temmuz akşamında darbeye karşı direnmek, darbeyi dışlamak Türkiye’den, “21.yüzyılın Türkiye’sine darbe yakışmıyor” dedirtmek hepimizin ortak görevi oldu. Bu açıdan darbeye karşı çıkan bütün siyasal partilerin genel başkanlarını, parlamentoda olsun olmasın, genel başkanlarını, onlara destek veren bütün vatandaşlarımı, yürekten kutluyorum ve onlara buradan şükranlarımı sunuyorum.
Darbe üzerinde neden bu kadar duruyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin darbeler tarihine baktığımızda en ağır bedeli ödeyen Cumhuriyet Halk Partisidir. Her darbeden sonra mal varlıklarımıza el konuldu. Her darbeden sonra arşivlerimize el konuldu. Her darbeden sonra genel başkanlarımız hapse atıldı. Her darbeden sonra il başkanlarımız, ilçe başkanlarımız ciddi bedeller ödedi. Biz kanla, dişle, tırnakla kazandığımız demokrasinin kıymetini de, darbecilerin ne mal olduğunu da en iyi bilen partiyiz. Biz bize emanet edilen cumhuriyeti, demokrasiyle taçlandırmak için gerekirse canımızı, gerekirse malımızı ortaya koyduk. Bu darbe, 15 Temmuz darbesi Türkiye’nin demokratik, laik, sosyal hukuk devletine karşı yapılmış bir darbe girişimidir. Bu darbe girişiminin en belirgin özelliği TBMM’nin bombalanmasıdır. O bombalar, o kurşunlar yağarken parlamentoda görev yapan tüm milletvekili arkadaşlarım darbeye karşı direnmiş ve dik durmuşlardır. Parlamento dik durdu, Türkiye dik durdu, milletvekilleri dik durdu ve bu meydanda olan yüz binler dik durdu ve demokrasi kazandı.
Değerli arkadaşlarım, saygıdeğer yurttaşlarım, demokrasi nedir? Demokrasi seçimden seçime gidip sandıkta oy kullanmak mıdır? Hayır, demokrasi farklı bir şeydir. Demokrasi bir yaşam biçimidir. Demokrasi bir kültürdür. Demokrasi insana saygıdır. Demokrasi düşünceye saygıdır. Demokrasi insan demektir insan, insana saygı demektir demokrasi. Demokrasi aynı zamanda laikliktir. Demokrasi din ve vicdan özgürlüğü demektir. Hiç kimsenin inancına müdahale etmemek demektir demokrasi. Laiklik her inancın güvencesidir. Bunun böyle bilinmesi lazım. Demokrasi aynı zamanda sosyal devlet demektir. Sosyal devlet, vatandaşına gelecek kaygısı yaşatmayan bir devlettir. Darbeciler vatandaşının geleceğini değil, kendi geleceklerini düşünürler. Kendi geleceklerini güvence altına almak isterler, vatandaşı değil kendilerini düşünürler.
Demokrasi aynı zamanda halkın iradesine saygı göstermek demektir. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyor Gazi Mustafa Kemal. Egemenlik kayıtsız şartsız milletinse, bu coğrafyada darbecilere asla izin vermememiz gerekiyor. Demokrasi sadece darbelere karşı olmak da değildir. Demokrasi, demokrasi üzerindeki her türlü vesayete karşı olmak demektir. Hiçbir vesayeti kabul etmeyeceğiz.
Demokrasi aynı zamanda hukukun üstünlüğü demektir. Yani vatandaşın özgürlüğü demektir. Darbeciler hukukun üstünlüğüne inanmazlar. Onlar güçlülerin üstünlüğüne inanırlar. Dolayısıyla darbe yapanlar, dikkat edin Türkiye’deki darbe tarihlerine, her darbeden sonra darbeciler kendi hukuklarını oluşturmuşlar. O nedenle yayınladığımız manifestoda, “Türkiye darbe hukukundan arınmalıdır” dedik. “Hukukun üstünlüğü olmalıdır” dedik.
Bu bağlamda, sevgili vatandaşlarım bir şeyin daha altını özenle çizmek isterim. Darbe sonrasında, emre uyan er ve erbaşların linç edilmesini asla ve asla kabul etmiyoruz. Linç edenlerin yargılanmasını istiyoruz. Askerlik yapan herkes çok iyi bilir ki, komutanın verdiği emre bütün erler uyarlar. Emre uydu diye siz eğer o askeri linç ederseniz, peygamber ocağına ihanet etmiş olursunuz. Her asker, eline kına yakarak gönderdiğimiz asker bizim başımızın tacıdır. Önümüzdeki süreçte darbeciler yargılanırken, erleri linç edenlerin de yargılanmasını bekliyoruz. Bu meydana söz veriyorum, bütün vatandaşlarıma söz veriyorum, bunların takipçisi olacağız.
Demokrasi aynı zamanda basın özgürlüğü demektir. Halkın haber alma özgürlüğünün kısıtlanmaması lazım. Ama darbecilerin bir özelliği var, darbeciler ve dikta heveslileri medya özgürlüğüne karşıdırlar. Nerede bir medya özgürlüğü varsa, darbeci onu yasaklamak ister. Çünkü ister ki sadece kendi söyledikleri yayınlansın. Çok görüşlü bir dünyadan, bir atmosferden darbeciler hoşlanmazlar.
Demokrasi aynı zamanda sevgili vatandaşlarım, bağımsız ve tarafsız yargı demektir. Yani adalet demektir demokrasi aynı zamanda. Darbeciler, adaleti hiçbir zaman savunmadılar. Darbeciler, bağımsız mahkemeleri asla savunmadılar. Darbeciler kendi mahkemelerini kurdular. “Devlet Güvenlik Mahkemeleri” dediler, “Sıkıyönetim Mahkemeleri” dediler, “Özel Yetkili Mahkemeler” dediler, yargıyı vatandaşın ensesinde bir sopa olarak kullandılar. Onun için darbeye de, darbecilere de, diktaya da karşıyız.

Demokrasi aynı zamanda güçler ayrılığı demektir. Yasama, yargı ve yürütme… Yani milli iradeyi üç erk kullanıyor, yürütme, yasama ve yargı. Çağdaş demokrasilerde dördüncü güç medyadır. Buradan açık ve net çağrı yapıyorum. Eğer, demokrasi tarihini yazacak olanlar onlar da bizi iyi dinlesinler, Taksim Meydanından şu çağrıyı yapıyorum: Gelin dördüncü güç olarak medyayı da Anayasamıza açıkça yazalım. Darbeciler, güçler ayrılığı ilkesine karşıdırlar. Sadece bir kişinin konuşmasını ve onun söylediklerinin kanun olmasını isterler. O nedenle biz darbeye, darbecilere ve dikta heveslilerine karşıyız.
Demokrasi aynı zamanda, kurallar rejimidir. Bir hukuk devletidir demokrasi. Darbecilerde hukuk devleti kavramı yoktur. Darbecilerin tek isteği var, polis devleti kurmak isterler darbeciler. Biz polis devletine, baskıcı bir devlete karşıyız. “Ne darbe ne dikta, yaşasın özgürlükçü demokrasi” diyoruz.
Demokrasi insan hakları demektir. Her insanın hakkının korunduğu rejimin adıdır demokrasi. Darbecilerde insan hakkı kavramı yoktur. Darbecilerin defterinde, künyesinde, kitabında işkence vardır. Her darbeden sonra, binlerce insanın işkencelerden geçirildiğini ben de biliyorum, siz de biliyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi buna tanıktır.
Değerli arkadaşlarım, demokrasi aynı zamanda düşünce özgürlüğü demektir. Düşüncesine katılmasak bile, insanların düşüncelerini özgürce dile getirdiği rejimin adıdır demokrasi. Darbe hukukunda, darbe rejiminde, darbe yönetiminde, dikta yönetimlerinde, düşünce özgürlüğü kavramı yoktur. Bir kişi konuşacak, herkes ona uyacak. Bir kişi söyleyecek, medya onu tekrarlayacak. O nedenle herkesin düşüncesini özgürce açıkladığı, meydanlarında herkesin özgürce gezdiği bir Türkiye’den, demokrasiden, özgürlükçü demokrasiden yanayız.
Demokrasi aynı zamanda, “Yurtta barış, dünyada barış” demektir. Demokrasi barış üzerine inşa edilmiştir. Sadece ülkede mi, hayır! Bütün dünyada barış olmalı ve barış egemen olmalı. Darbecilerin barışla ilgisi yoktur. İnsan hakkını bilmeyen, medya özgürlüğünü bilmeyen, işkenceleri olan, bağımsız yargısı olmayan bir düzende elbette ki barış asla olmaz.
Demokrasi aynı zamanda, devlet yönetiminde liyakat demektir. Devlet yönetimini ele geçirmek darbecilerin işidir. Devlet yönetiminde, bilgi, birikim, deneyim sahibi olanların görev alması gerekiyor. Umarım, umarım ve dilerim, geçmişteki hatalardan Türk siyaseti gerekli dersi çıkarır. Bir kişi sınava girer ve birinci olursa; onun kimliğine bakarak, onun yaşam tarzına bakarak, onun inancına bakarak “senin devlette işin yoktur” demek demokrasiye ihanettir. Sözüm söz, hiçbir ayrım yapmayacağız. Bütün vatandaşlarımızı kucaklayacağız, devlette liyakat sistemi egemen oluncaya kadar.
Demokrasilerin bir özelliği daha var. Demokrasilerde toplanma ve gösteri yapma özgürlüğü vardır. Tıpkı bu özgürlüğü yaşadığımız gibi. Taksim Meydanı kapatıldı. Kapatılmamalı Taksim Meydanı. Türkiye’nin hiçbir meydanı kapatılmamalı. Meydanlar insanlara açık olmalı. Meydanlar halkın enerjisini boşaltabileceği alanlara dönüşebilmeli. Meydanlarında gezmeliyiz, şarkılar, türküler söylemeliyiz. Meydanlarında gezmeliyiz, hep birlikte kol kola ve omuz omuza olmalıyız. Meydanlarda gezmeliyiz, kadını, kızı, yaşlısı, genci hep beraber olmalıyız. Demokrasinin erdemidir bu, demokrasinin özelliğidir bu. Hep birlikte, bir arada, meydanlarda, parklarda, caddelerde, sokaklarda gezmeli, özgürlük türküleri söylemeliyiz. Türkiye’ye, Mustafa Kemal’in Türkiye’sine yakışan da budur.
Demokrasi aynı zamanda, haklıyı savunmak demektir. Demokrasi aynı zamanda yapılan yanlışlıkları düzeltmek demektir. Az önce Taksim Manifestosunda açıkladık. Balyoz Davası, Ergenekon Davası, Casusluk Davası, pek çok subay, pek çok asker gereksiz yere hapse tıkıldı. Silivri zindanlarından geçtiler, hayatlarının büyük bir kısmını orada yaşadılar. Şimdi onlara yapılan haksızlığı hepimiz biliyoruz. Devlet demokrasiyi savunacaksa, siyasal iktidarlar demokrasiden yana tavır koyacaklarsa, iade-i itibar yapmak zorundadırlar, bir haksızlığı düzeltmek zorundadırlar. Dreyfus Davası, Fransa’daki bir dava, 1894 ten söz ediyorum, Dreyfus adlı bir asker casusluk suçlamasıyla tutuklandı, yargılandı ve hapse konuldu. Ama yanlıştı, hatalı bir karar alınmıştı. 1906 yılında dava yeniden açıldı. Aydınların isteği üzerine, dava yeniden açıldı, Dreyfus beraat etti, üstün hizmet madalyası verildi ona. Şimdi eğer demokrasiyi savunuyorsak, eğer bu konuda samimiysek, bütün siyasal partilerin genel başkanlarına sesleniyorum, özellikle hükümete sesleniyorum: “Gelin Silivri zindanlarında hayatı mahvedilen o insanların, itibarını iade edelim. Demokrasiyi güçlendirelim. Hep beraber yapalım bunu.”
Demokrasi ayı zamanda örgütlenme demektir. Sendikalar, sivil toplum kuruluşları, meslek kuruluşları; demokrasi bağlamında, demokrasinin verdiği özgürlük içinde, dernekler kurarlar, sivil toplum özgürlüklerini oluştururlar. Meslek odaları olur, sendikalar olur, siyasal partiler olur ve herkes düşüncesini özgürce dile getirir. Ama darbeciler asla ve asla böyle bir örgütlenmeye izin vermezler. Sendikacıları tutuklarlar, sivil toplum örgütlerini tutuklarlar, meslek kuruluşlarının başkanlarını hapse atarlar. O nedenle her ortamda ve her koşulda “Yaşasın demokrasi” diyeceğiz.

Demokrasi aynı zamanda, “Ben her şeyi bilirim” değildir. “Ben her şeyi bilirim, her şey benden sorulur” darbecilerin ve dikta heveslerinin işidir. Demokrasilerde herkesin görevi, herkesin işi vardır. Yeni kalkınmanın tanımı yapılırken, küçük ayrıntılarda iş bölümüne giden ülkeler kalkınmış ülkeler demektir, öyle tanımı yapılır. Dolayısıyla, “Her şeyi ben yaparım, her şeyi ben bilirim” darbecilerin işidir. Demokratların işi, işi ehline teslim etmektir.
Ve demokrasinin özünde uzlaşma kültürü vardır. Umarım 15 Temmuz darbesi, uzlaşma kültürünü hayata geçirir. Darbecilerin zihin dünyasında ise uzlaşma kültürü yok, dayatma kültürü vardır.
Sevgili vatandaşlarım, Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı var. O destandan bir bölümü okuyarak sözlerime son vermek istiyorum.
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın.
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim…
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine
bu hasret bizim…
Bu hasreti, yani bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe yaşamak istiyoruz bütün Türkiye’de, bütün coğrafyada. Ben şimdi buradan Türkiye’ye çağrıda bulunacağım. Ben söyleyeceğim lütfen hep beraber tekrar edelim.
İstanbul Taksim’den, Hakkari’ye, Edirne’ye, Muş’a, İzmir’e, Yozgat’a, Balıkesir’e, Antalya’ya, Karadeniz’e, Zonguldak’a, Trabzon’a selam olsun. Demokrasi için selam olsun. Özgürlük için selam olsun. Biz Taksim’de olanlar, bütün Türkiye’ye gönlümüzü açıyoruz. Ne darbe, ne dikta, yaşasın özgürlükçü demokrasi!
Hepinizi en içten saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Sağ olun, var olun diyorum.






CHPnet

SİTELERİ