CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, ANTALYA ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİNDE SANAYİCİLERLE BULUŞTU - (24 KASIM 2016)  
24.11.2016
25245
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU:
-MERKEZ BANKASINI DA KAPAT, ONU DA SARAYINA TAŞI!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu," Dün Sayın Cumhurbaşkanı konuşuyordu, “Faizi düşürmemiz lazım, onu yapmamız lazım, Merkez Bankası bağımsız, müdahale edemiyoruz.” Buradan çağrı yapıyorum: İstediğin kanunu değiştiriyorsun. Merkez Bankası bağımsız diyorsun. Merkez Bankası bağımsız değil. Müdahale ediyorsunuz Merkez Bankasına "Faizleri düşürün düşürün düşürün" diye o da şimdi yükseltti. Al görevden, getir kanun, Merkez Bankasını da kapat, onu da taşı sarayına, böylece kararı sen ver!" dedi. 


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Antalya OSB’de yaptığı konuşma şöyle: 

Burada olduğum için son derece mutluyum. Genelde şöyle bir algı var; Cumhuriyet Halk Partisi iş dünyasının sorunlarıyla çok fazla ilgilenmez. “Onlar hep demokrasi derler, özgürlük derler, kadın-erkek eşitliği derler ama bizim sorunlarımızla genelde pek ilgilenmezler” diye bir algı var. Şunu ifade edeyim. Sizin sorunlarınıza en sağlıklı ve en tutarlı çözümleri getiren bir partiyiz. Bunu gayet net, gayet açık ifade ediyorum. Biraz sonra size neleri yapmak istediğimizi, neleri düşündüğümüzü anlatacağım. Önce kısaca böylesine güzel, pek çok ilke imza atmış bir organize sanayi bölgesinde emek harcayan, alın teri döken, istihdam yaratan, ihracat yapan, acımasız rekabete karşı ayakta durmaya çalışan sizlerle bir arada olmak bizim için onur ve gurur vesilesidir. Onu ifade etmek isterim.

HER DÖRT ÜNİVERSİTE MEZUNUNDAN BİRİSİ İŞSİZ
Ayrıca bugünün başka bir özelliği de var. Bu organize sanayi bölgesinin bir başka özelliği daha var. Eğitime düşündüğümüzden çok daha fazla önem ve destek vermesi. İkinci kuşak sanayici dedikleri, az önce hep birlikte izledik, babanın çocuklarını yetiştirmesi ama sadece çocuğa babanın eğitimini değil, daha bağımsız bir ortamda daha güzel, daha tutarlı bir eğitim alarak kendi babasının yarattığı fabrikayı güçlendirmek, onu geleceğe daha iyi hazırlamak gibi bir rol de üstlenmiş durumda. O açıdan ben sayın başkanı ve burada çaba harcayan bütün sanayici arkadaşlarımı yürekten kutluyorum. Şimdi gelen sorular var. O sorulara kısaca değindikten sonra, size CHP’nin stratejilerini anlatmaya çalışacağım.

Gençlere yönelik partinizin bir projesi var mıdır diye bir soru? Elbette var. Gençler, nüfusumuzun yarısı genç, her dört üniversite mezunundan birisi işsiz. Nüfusumuzun genç olması büyümemiz ve kalkınmamız için olağanüstü güçlü bir potansiyele sahip olduğumuzu gösterir. Ama bu potansiyel iyi kullanılmadığı için, üretime yönlendirilmediği için pek çok sorunla karşı karşıya. Toplumun ahlaklı temellerinin derinden sarsıldığını da bu bağlamda görüyoruz. Uyuşturucu gibi daha başka pek çok alan üzülerek ifade ederim; bazı gençlerimizin ilgi alanı haline dönüştü ve Türkiye’nin buradan kesinlikle çıkarılması ve kurtarılması lazım. Gençlerin sanatla ve kültürle buluşmalarına, onlara mutlaka ama mutlaka gelir elde edebilecekleri bir alanda istihdam edilmelerine önem vermemiz gerekiyor. Ama bugün izlenen ekonomi politikası korkuyorum önümüzdeki süreçte çok daha fazla işsiz genç ordusu yaratacak. Bunu bugünden yarına şunu da açık yüreklilikle söyleyeyim. İşsizliği bugünden yarına çözmek mümkün değildir. Şimdi ben kalkıp size, “Biz gelince iktidara 6 ayda işsizliği çözeriz” dersek, doğruyu söylememiş oluruz. Zaten siz de inanmazsınız. Ama işsizliği çözmek için kararlı ve tutarlı, sağlıklı bir planlamayla, örneğin; hangi alanda kaç yetişmiş insana ihtiyacımız var? Eğitim planlaması yok zaten. Ne olacak? Eğitim planlanmasının olmadığı bir yerde, siz kimi nasıl eğiteceksiniz, yetiştireceksiniz ve istihdam alanına dahil edeceksiniz. Buranın bir özelliği var. Yine sayın başkan söyledi. Bizim programımızda, meslek lisesi var. CHP’nin programında bütün organize sanayi bölgelerinde yatılı meslek lisesi kurma, yatırım anneye ve babaya hiçbir zaman çocuk yük olmayacak. İki, yine bizim programımızda organize sanayi bölgesinde kurulacak olan okulun yönetimi Milli Eğitim Bakanlığı’yla birlikte yapılacak. Yani hem organize sanayi bölgesinin yönetimi, hem Milli Eğitim Bakanlığı birlikte okulu yönetecekler. Çünkü sadece Milli Eğitim Bakanlığı’na bırakırsanız diyelim ki, motor bölümünde okuyan çocuk, motor süratle değişiyor, yeni motor türleri çıkıyor. Devlet onu değiştiremez. Siz kalkarsınız 10 yıl önceki motorla çocuğu yetiştirirsiniz. Ama eğer organize sanayi bölgesiyle iş birliği yapılabilirse, onlar da okulun yönetiminde olurlarsa, bu çok daha hızlı bir şekilde çocuğu teknolojiyle uyumunu sağlar. Bizim organize sanayi bölgelerinde yatılı meslek liseleri kurmamızın bir başka temel hedefi de iş garantili eğitim. Çocuk okuyacak. 2. Sınıfı bitirdikten sonra 3. ve 4. sınıfta alanıyla ilgili gidecek fabrikada staj görecek. Çocuk staj görürken onun sosyal güvenlik primlerini devlet yatıracak. Dolayısıyla işveren bakacak bu çalışıyor mu çalışmıyor mu, yetenekli mi değil mi? Mezun olduğu zaman da geldiğinde işi hazır olacak, onu istihdam edecek. Organize sanayi bölgeleriyle ve gençlerle ilgili projemiz budur ve bu bizim seçim bildirgemizde de bütün ayrıntılarıyla yer alır.

Tabi gençler deyince sadece organize sanayi bölgesinde çalışan gençler değil. İşsiz olan gençlerimiz var. Küçük kurslarla onlara bir şekliyle eğitim sürecinin ya da üretim sürecinin içine katabileceğimiz gençler var. Doktora yapan gençler var, üniversiteyi bitiren gençler var, yurt dışında olup Türkiye’ye gelmek isteyen gençler var. Bütün bunların tamamını sağlıklı ve tutarlı bir insan kaynakları planlamasıyla hayata geçirmemiz mümkün.

MERKEZ TÜRKİYE PROJESİ AYNI ZAMANDA ORTADOĞU’DA BARIŞIN DA GÜVENCESİDİR
Bakın 2035 tarihinden sonra Türkiye yaşlanmaya başlıyor. Bizim seçimlerde açıkladığımız, “Merkez Türkiye Projemiz” var. Anadolu’da bir “Merkez Türkiye Projesi”ni hayata geçirecektik. “Merkez Türkiye Projesi”nin temel özelliği 2035’e kadar Türkiye’de kişi başına gelir 25.000 dolara çıkacak. “Merkez Türkiye Projesi”nin bulunduğu alanda kişi başına gelir 35.000 dolar olacaktı. Anadolu ileri teknoloji malların üretildiği bir alana dönüşmüş olacaktı. Her şeyin İstanbul’a harcandığı değil, Türkiye’ye genelde sanayinin yayıldığı bir projeydi bu. Doğu-batı ekseninde değil güney-kuzey ekseninde de Türkiye’nin ulaşımını, sanayisini, endüstrisini geliştirme hedefi vardı. Trabzon ve Samsun limanlarının İskenderun ve Mersin limanlarına bağlanması vardı. İpek yoluna bağlanması vardı. Bizim geliştirdiğimiz bu proje dünya da uygulanan, bir kısmı yapım aşamasında olan üç büyük projenin dördüncüsüydü. Bu yapılmak zorunda arkadaşlar. Kim gelirse gelsin, bu projeyi bir gün hayata geçirmek zorunda. Bu projenin bir başka özelliği vardır. Bu proje aynı zamanda Ortadoğu’da barışın güvencesi olan bir projeydi. Denizi olmayan ülkelere deniz sağlayan bir projeydi bu proje. Komşu olan, projeye dahil olan bütün ülkelerde herkesin karı olduğu bir projeydi. Kaybedeni yoktu bu projenin. Dolayısıyla proje bölgede barışın güvencesi olan bir projeydi. Neden 2035? 2035’e kadar gücümüzü, gençleri, gencin gücünü eğer üretime dönüştürebilirsek ,Türkiye orta gelir tuzağından çıkmış olacaktı. Kişi başına 25.000 dolar gibi bir gelir elde etmiş olacaktı. 2035’te biz insani gelişmişlik endeksinde ilk 20’ye girmiş olacaktık. İnsani gelişmişlik endeksinde ilk 20’ye girmek, dünyadaki en büyük 10 ekonomi arasına girmek demektir. Bizim hedefimiz buydu, ve hedef 2035’ti. Nüfusu aldık, yaşları aldık, yönetimi aldık, neyi üreteceğimizi aldık, nasıl yapacağımızı aldık, kaça yapacağımızı aldık. Bütün bunların alt yapılarının tamamını oluşturduk. Bu projemize iş dünyasından destek veren oldu düşünsel olarak, akademik dünyadan destek veren oldu ve siyasetçi olarak hep beraber bir araya geldik bu projeyi geliştirelim. Ayağı yere basan, tutarlı bir projeydi bu proje. Bunun içinde genci de var, yaşlısı da var, yaratıcı gücü olan da var.
Şimdi kapalı ya da yüksek ürünü nasıl üretebiliriz? …. Modeli ve diğer modellerden söz ettim. Bizim bir stratejimiz var. O strateji içinde bu soruya yanıt vereceğim. Bakın değerli arkadaşlarım, ölçek ve kapasite; bir sokağı düşünün sokakta herkes berberse, bütün berberler iflas eder. Alışveriş merkezlerini düşünün, belli bir planlamayla kaç tane hangi alanda dükkan açılacaksa, onun planlaması yapılır. Biz de planlamayı bir dönem benimseyen ve savunan bir toplumduk aslında hep beraber. Ülkenin geleceğini, uzun vadeli geleceğini halk düşünmez. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir kural değil. Bütün dünya da kural budur. Ülkenin geleceğini belirleyen temel ….. Devletin kendisidir ve demokrasidir. Ülkenin geleceğine yönelik planlar yapar. Örneğin gidin Amerika’ya ……. Amerika’da hangi bölgede neyin nasıl yapılacağını ben planlamam. Birleşmiş milletlerin istatistiklerine bakın bunları görürsünüz. Ama bir arkadaşım soruyor siz yardım görebiliyor musunuz diye? Güçlü bir planlamamız vardı. Onu bakanlığa dönüştürdük. Planlama nedir biliyor musunuz? Düşünen beyinlerin bir araya geldiği bir organizasyon ….. eğitimi nasıl planlayacağız, ulaşımı nasıl planlayacağız, tarımı nasıl planlayacağız, sanayiyi nasıl planlayacağız? Burada ast üst ilişkisi, bürokratik ilişki yoktur. Düşünen beyinler vardır. Bunlar hem yemek yerken çalışırlar, hem büroda çalışırlar. Bir dönem bizim böyle bir devlet planlama teşkilatımız vardı. Şimdi teşkilat sizlere ömür. O teşkilatın yeniden kurulması lazım. Burası sadece böyle binlerce kişi alınıp istihdam edilen bir organizasyon değil, böyle düşünmememiz gerekiyor. Burası toplumun en duyarlı ve geleceği en iyi planlayan bilemediniz 300, bilemediniz 200 kişiden oluşan bir örgüttür. Bunu yapabilmemiz lazım. Düşünen beyinler ve ülkenin geleceğini bunlar alacaklar, hesaplayacaklar ve ona göre oluşturacaklar. Bizim planlama konusunda radikal kararlarımız var. Eğer aynı sektörden 300 firmaya ihtiyaç varsa, 301. firmanın kurulmasını istemiyoruz arkadaşlar, bu kadar açık bu kadar net. Çünkü 301’inciyi açtığınız zaman 301’i birden zarar eder. Planlamanın zaten özü budur. Bunun için planlama yaparsınız siz. Aksi halde aynı işi herkes yapsa sermaye kaybeder yazık günahtır.

AP’NİN KARARI BİZİM İÇİN ÇOK AĞIR BİR YAPTIRIMDIR

Avrupa Birliği’yle ilgili bir soru geldi. Çıkarsınlar bugün az önce arkadaşlar geçici durdurma kararı vermişlerdi. Avrupa Birliği’ne üyelik için Ankara Anlaşmasını imzalayan rahmetli İsmet İnönü’dür. 1963 yılında “Uygar dünyanın bir parçası olmalıyız” diye yola çıkılmıştır. Ama bugün geldiğimiz noktada Avrupa Birliği, insan hakları, demokratik standartlar hukukun üstünlüğü gibi kavramlar Türkiye’de olmadığı için üyeliği, üyelik de demeyim de kararları bir süre askıya aldı, müzakere yapılamayacak. Bu bizim için çok ağır bir yaptırımdır. Bunun arkası gelecektir arkadaşlar. Ekonomik olarak arkası gelecektir. Siyasi olarak arkası gelecektir. Daha sonra bu konuya tekrar döneceğim.
Banka kredileri… Kamu bankalarından yeteri kadar alamıyoruz. Kamu bankalarının durumu da pek parlak değil arkadaşlar. Daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Medya burada olmasaydı daha fazla ayrıntıya girerdim. Ama bugünkü koşullarda daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Geçen hafta yanlış hatırlamıyorsam hazine bonosu ihalesi açıldı hiçbir yabancı girmedi. Devlet bankalarına zorla sattılar. Bir Demirbank olayını tekrar yaşamak istemiyoruz nokta. Herhalde ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Demirbank’a bir dönem zorla hazine bonosunu sattılar, Demirbank’ı iflas ettirdiler. Herkesin yeniden aklını başına alması lazım, özellikle ülkeyi yönetenlerin. Ankara’dan bakınca, “Ölüm döşeğinde olduğumuzu Antalya’da görmüyor musunuz” deniyor “Sadece Antalya olsa bir sorun yok” diyeceğiz, bütün Türkiye aynı pozisyonda. Müthiş bir karamsarlık var. Buna da geleceğim biraz sonra. Buradan Türkiye nasıl çıkar? Bu konuda da düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım. Faiz tekrar yükseltildi. Dün Sayın Cumhurbaşkanı konuşuyordu, “Faizi düşürmemiz lazım, onu yapmamız lazım, Merkez Bankası bağımsız müdahale edemiyoruz.” Buradan çağrı yapıyorum: İstediğin kanunu değiştiriyorsun. Merkez Bankası bağımsız diyorsun. Merkez Bankası bağımsız değil. Müdahale ediyorsunuz Merkez Bankasına. Faizleri düşürün düşürün düşürün diye o da şimdi yükseltti. Al görevden, getir kanun Merkez Bankasını da kapat, onu da taşı sarayına böylece kararı sen ver!

TÜRKİYE’DE HUKUK SİSTEMİ ALACAKLIYI KORUMUYOR
Cumhurbaşkanları anayasamıza göre sorumsuzdur. Zorunluluğu yoktur. Sorumlu olan başbakandır. Türkiye Büyük Millet Meclisine bütçeyi başbakan getirir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde bütçeyi başbakan savunur. Ülkenin büyümesinden kalkınmasından başbakan sorumludur. Biz hesabı başbakana sorarız, muhalefet başbakana sorar. Ama sanki ortada hiç başbakan yok. Sorumsuzluğu anayasal güvence altına alınmış kişi konuşuyor, başbakan yok. Yaşadığımız kriz bir ekonomik kriz değil genç arkadaşlar. Yaşadığımız kriz tamamen bir siyasi krizdir. Siyasi krizin ekonomiye yansımasıdır. Dünyada ekonomik kriz mi var? Yok. Peki neden Türkiye’de iş dünyası yarını göremiyor, neden? Bu siyasi krizin ekonomiye yansımasıdır ve bunun maliyeti çok ağırdır. Türkiye’de hukuk sistemi alacaklıyı korumuyor. Alacaklarının tahsil edilmesinde sorunlarımız var diyor. Sorunun özünde şu yatıyor değerli arkadaşlarım. Bir ekonomi sağlıklı çalışıyorsa, insanlar geleceği görüyorsa, makul bir büyüme trendini yakalamışsanız bu sorunlar ortaya çıkmaz. Ama ekonomide insanlar geleceği görmüyorsa, tüketici bile yaptığı harcamaları kısıyorsa, hangi hukuk sistemini getirirseniz getirin alacaklı alacağını rahat tahsil edemez. Bizim hukuk sistemi o zaten ayrı bir felaket. Bütçe görüşmelerinde Adalet Bakanlığı bütçe gerekçesinde alacaklarının tahsilinde masanın daha etkin rol oynadığına dair cümleler var, ben bu olayı gayet iyi hatırlıyorum. Çünkü hukuk sistemi bizde çalışmıyor. Hukuk sisteminin sağlıklı çalışması için yargının bağımsız olması lazım. Adalet dağıtacak çünkü yargı. Peki yargı adalet dağıtıyor mu? Hayır. Türkiye’de adalet var mı? Kim istiyorsa, hangi siyasetçi istiyorsa Türkiye’de adalet vardır diyen ben onunla her ortamda tartışmaya hazırım. Bakın bu kadar açık bu kadar net söylüyorum, Türkiye’de adalet denen bir şey yok. Gücün adaleti var. Üstünlerin hukuku var, hukukun üstünlüğü yok. Bir İtalyan hukukçu şöyle söyler “Kanunlar güçlülerin delip geçtiği, zayıfların da takılıp kaldığı hukuk metinleridir” der. Adaletin olmadığı yerde hukuk budur arkadaşlar. Güçlülerin delip geçtiği ama zayıfların da takılıp kaldığı Türkiye’nin geldiği mekanizma budur.

ORTADOĞU’YU BESLEYEN TÜRKİYE BUGÜN ORTADOĞU’DAN İTHAL EDİYOR
İhbar ve kıdem tazminatı konusunda partinizin görüşü nedir? Biz emekten yana bir partiyiz. Emeği savunuyoruz. Herkesin evinin, işinin, aşının olmasını isteriz. Makul düzenlemeler biçiminde işçinin de haklarının korunmasını isteriz. Üretim oldukça, istihdam oldukça huzur gelecektir. Biraz sonra bu konuda biraz daha ayrıntıya gireceğim. Kişileri sıkıntıya sokan düzenlemeler varsa onların giderilmesiyle ilgili biz şahsen elimizden gelen her türlü çabayı gösteririz. Çünkü Türkiye’nin özü ve temeli üretimdir. Üretirseniz güçlü bir ülke olursunuz. Buna da biraz sonra biraz daha ayrıntılarıyla gireceğim. Yarın ne olacak bilmiyoruz. İstikrarsız bir dönem diye. Doğru. İstikrarsızlık var Türkiye’de, dünyada yok ama Türkiye’de var. Bunu aşmak zorunda Türkiye nasıl aşacağını da biraz sonra sizlere aktarmak isterim. Bakın yanlış hatırlamıyorsam 2009’da döviz geliri olmayanların dövizle borçlanmasına izin verdiler. Şimdi dolardaki 1 kuruş eğer Türk lirası karşısında değer kazanıyorsa dolar bunun maliyeti 2 milyar 100 milyon liradır. Kime maliyeti? Önce üretene sanayiciye, sonra çalışan işçiye çünkü işçinin işine son verecek. Geçinemiyor zarar ediyor. Üretime ve ekonomiye plansız ve programsız gidilirse bu tür tablolar maalesef ortaya çıkar. Tarım konusunda, et sektörü konusunda sorular soruldu. Dünyanın her ülkesinde tarıma destek veriliyor. Tarıma destek vermeyen dünyada hiçbir ülke yoktur. Tarım bütün ülkelerde stratejik sektördür. Çünkü beslenmenin ana kaynağı topraktır ve tarımdır. Türkiye son 10 yılda iki Trakya büyüklüğünde alanı ekmiyor, ekemiyor. Çünkü ekse zaten büyür. Bir dönem Ortadoğu’yu besleyen Türkiye bugün Ortadoğu’dan ithal ediyor. Neyi üreteceğiz ve ne kadar üreteceğiz? Plansızlık sadece sanayide değil, sadece eğitimde değil, sadece turizm de değil, tarımda da plansızlık var. Fransız tarımını destekledi diye Türkiye’deki tarım bakanına Fransızlar madalya veriyorlarsa oturup düşünmemiz lazım. Bunu da en iyi tarımcıların hatırlaması ve hiç unutmaması lazım. Türkiye Cumhuriyeti’nin Tarım Bakanına Fransızlar, Fransız tarımına yaptığı katkılar dolayısıyla madalya verdi. Ne için? Oturup düşünmemiz lazım. Çek ve hapis cezalarıyla ilgili… Bu iki tarafı keskin bıçak gibi, hapsetseniz olmayacak serbest bıraksanız olmayacak. Ekonomi kötüyse, kişi ödeyemiyorsa bu sorun içinden çıkılmaz bir sorundur. Yani şöyle bakmamız gerekiyor. Sağlıklı işleyen bir ekonomide, güven ortamının olduğu bir ekonomide bu olur. Çünkü parlamento bunu iki kez denedi. Serbest bıraktılar, sonra hapis getirdiler iki halde de sorun çözülmedi. Sorunun çözüm kaynağı dediğim gibi güvendir, hukukun üstünlüğüdür, ekonomide güvendir, ekonomide istikrardır. Bunlar olduğu takdirde bu tür sorunlar minimum düzeyde kalabilir.

BAŞTAN BERİ SURİYE POLİTİKASININ YANLIŞ OLDUĞUNU SÖYLEDİM
2017’yi nasıl görüyorsunuz diye Sefa Bey’in bir sorusu var. Hiç parlak görmüyorum. Tek cümle. Tarım girdilerinde büyük sorun var. Son derece pahalı dünyanın en pahalı mazotu, en pahalı ilacı, en pahalı gübresi kullanılıyor. Dış politika yüzünden de Türkiye maalesef bu hale gelmiş durumda. Avrupa Birliğinde nereye doğru gidiyoruz? Ülkemiz nasıl etkilenecek Avrupa Birliği politikasından? Bugün Genelkurmay tarafından yapılan bir açıklama var. Kırmızı alarm ilan edilmiş. Fırat Kalkanı Operasyonu’nda yapılan açıklamaya göre rejime ait uçaklar tarafından oradaki Türk birliği ya da askeri bombalanıyor şehitlerimiz var, ağır yaralılarımız var. Rejime ait olması Suriye hükümetine ait olması demektir, dolayısıyla Türkiye’nin bu konuda soğukkanlı ve dikkatli bir politika izlemesi lazım. Baştan beri Suriye politikasının yanlış olduğunu söyledim. Bizi en ağır şekilde eleştirdiler CHP şöyledir. Bak biz gideceğiz Şam’da Emevi Camiinde namaz kılacağız siz karşı çıkıyorsunuz. Buyur git bakalım ne oluyor. Müthiş yanlış bir politika dış politika bölümünden eğer bir soru gelirse oraya da ayrıca değiniriz. Türkiye’de hali hazırda ahlaki olarak geldiğimiz nokta maalesef ürkütücü evet. Cezaevleri ağzına kadar dolu evet yer yok. 8 kişinin yatması gereken yerlerde biz 18-20-30 kişinin yattığını biliyoruz. İnsanların uyku için sırayla yattıklarını biliyoruz. İlk olan ülkelerin içinde, dünyada en çok suç işleyen ülkeler içinde ilk 10’a giriyoruz. Boşanan sayısı evlenenden fazla. Evet bir başka gerçek. Bu konu da pek çok şey var. Konuşmaktan hoşlanmadım ama ahlaki düzeyde müthiş bir yozlaşma var. Bundan Türkiye’nin mutlaka kurtulması lazım.

DÖRT AŞAMALI BİR STRATEJİ İLE TÜRKİYE İLK 10’A GİREBİLİR
Şimdi değerli arkadaşlar ne yapılması lazım? Hatırlarsanız şöyle bir açıklama var 2023’te ithalatımız şu kadar olacak, ihracatımız şu kadar olacak diye. Toplum hep beraber alkışlıyordu. Ama asıl sorulması gereken bir soru vardı onu kimse sormadı. İthalat bu kadar, ihracat bu kadar olacak deyip nasıl yapacak? Bu sorunun cevabı yok. Biz bu sorunun da cevabını oluşturan bir strateji oluşturduk. Dört aşamalı bir strateji ile bunlar birbirini tamamlayan halkalar zinciridir. Dört aşamalı bir strateji ile Türkiye ilk 10’a girebilir. İnsani gelişmişlik endeksinde 2035’te, ki şimdi 80 veya 90’ıncı sıradayız, ilk 20’ye giriyoruz. Stratejinin birinci ayağı hukukun üstünlüğü ve tam demokrasi. Dünyada en gelişmiş 20 ülkeye bakın. En gelişmiş 20 ülkenin tamamında demokrasi vardır. Gerçek bir demokrasi vardır. En az gelişmiş 20 ülkeye bakın hiçbirisinde demokrasi yoktur. Düşünce özgürlüğü ve demokrasi, insan hakları olan ülke büyüyor. Birinci yapmamız gereken nokta bu. Bunun cevabı da şu sihirli cümlede yatıyor. Türkiye darbe hukukundan arınmalı. Yani sadece anayasayı değiştirmekle sorun çözülmüyor, hukukun üstünlüğü sağlanmıyor. Anayasada şu hüküm var; basın hürdür sansür edilemez. Var mı anayasa da var. Basın hür mü şimdi? Hayır. Basın özgürlüğü var mı? Yok. 142 gazetecinin hapiste olduğu bir ülkede siz basın özgürlüğünden söz edebilir misiniz? Hayır. Demek ki; birinci ayağınız demokrasi olacak. Demokrasi aynı zamanda nedir? Kişi için can ve mal güvenliği demektir. Eğer sanayicinin mal güvenliği yoksa, hukuk yoksa yabancı yatırımcı niye gelsin Türkiye’ye? Gelmiyorlar şimdi. Az önce söyledim devlet tahvili hazine bonosunun satışına çıkıyorsunuz düne kadar gelen yabancıların hiçbirisi gelip almıyor. Hukuk güvenliği yok. Bunu yapacaksınız. Bu konuda bir toplumsal uzlaşma sağlanmak zorundadır.

İki; ikinci stratejinin ikinci ayağı; üreten Türkiye. Soru şu; Neyi üreteceğiz? Tarımda belli neyi üreteceğimiz planlama yaparsınız ve Türkiye’nin tarımını olağanüstü geliştirirsiniz. Konya’dan küçük Hollanda tarım konusunda Türkiye’nin üç katı ihracat yapıyorsa, oturup düşünmemiz lazım. Biz niye yapmıyoruz? Ne eksiğimiz var? En büyük eksikliğimiz planlamak ve hedef koymak. Üreten sanayide de üreteceğiz. Katma değeri yüksek ürün mü üreteceğiz yoksa makine halısı yapmaya devam mı edeceğiz? Kullandığımız cep telefonları, siz üç tır mal gönderdiniz Irak’a o bir çanta cep telefonu getirsin sizden daha fazla kar yapar. Katma değeri yüksek ürünü nasıl üreteceğiz? Bu ürünü üretmenin tek yolu vardır. Üniversiteler bilgi üretecek. Üniversiteleri bilgi üretmeyen bir toplumun katma değeri yüksek ürün üretme şansı kocaman bir sıfırdır arkadaşlar. Bir ülkenin geleceğini belirleyen en temel aktör tartışmasız eğitim sistemidir. Eğitim sistemi köhnemiş bir ülkenin büyüme şansı yoktur. Katma değeri yüksek ürün üretme şansı yoktur. Biz Güney Kore’den önce otomobil üreten ülkeyiz. Bugün bizim markamız yok. Güney Kore’nin dünya çapında üç otomobil markası var. Neden? Eğitime önem verdiler, bilgiye önem verdiler, bilime önem verdiler ve aldı başını gitti. Biz? Bizim üniversitelerimiz bunu göremiyor. Bilmem biliyor musunuz İran üniversitelerinin bilimsel yayın sayısı Türk üniversitelerini geçti. Bu ayıp bize yeter. Başka ne söylenebilir? Üretirseniz saygınlığınız artar, üretirseniz dünyada söz sahibi olursunuz. Üretirseniz herkes kazanır, üretirseniz güçlü bir sosyal devlet oluşturursunuz. Stratejinin üçüncü ayağı güçlü bir sosyal devlettir. Kimsenin işsiz kalmadığı, herkesin ürettiği, üretim halkasının bir parçası olduğu, herkesin kazandığı, işsizin minimize edildiği bir toplum. Kimsenin açıkta kalmadığı, hiçbir çocuğun aç yatağa girmediği bir Türkiye, güçlü bir sosyal devlet. Anayasa’da değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen madde neydi? Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik sosyal hukuk devletidir. Bu söylediğim stratejinin ana temeli budur. Demokratik hukuk devleti, laik, insana saygılı, düşünceye saygılı, sosyal hukuk devleti, güçlü bir devlet.

Peki biz ne yaptık? Kimliklerle uğraştık. Onun kimliği nedir, bunun kimliği nedir? Siyasetin kimliği. Ne yaptık? Yaşam tarzına indirgedik. Ne yaptık? Bunun inancı nedir, şunun inancı nedir diye, inanç ağırlıklı ve toplumu ayrıştırdık ve böldük. Asıl izlememiz gereken yolu bıraktık başka bir yolun içine toplumu soktuk. Güçlü bir sosyal devletin olduğu yerde ülkede barış olur, huzur olur, terör olmaz. Terörün önünü kesmiş olursunuz.
Stratejinin dördüncü ayağı sürdürülebilirliktir. Bu üçünü sürekli geliştirerek nasıl daha ileriye götürürüz. Bunun da özünde yatan eğitimdir. Eğitim nasıl olmalı? Saraya gittiğimde darbeden sonra, bir sefer gittim zaten, Sayın Başbakan da oradaydı, Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Bahçeli, İbrahim Kalın Cumhurbaşkanı Sözcüsü ve Genel Sekreter oradaydı. Dedim ki “Bakın, biz imam hatip okullarına karşı değiliz. Bu ülkenin imam hatibe de ihtiyacı var. İlahiyat fakültesine de ihtiyacı var. Ama siz eğitim sistemini tümüyle yozlaştırdınız. Sorgulayan eğitimden çıkardınız toplumu.” Eğer siz kendinizi, çevrenizi, dünyayı sorgulayamazsanız eğitimde yaya kalırsınız. Eğitimin özü aklın kullanımı. Siz aklın kullanılmasına engel olan bir eğitim sistemi getiriyorsunuz. Ben nasıl sorgulayacağım. Ayı, güneşi nasıl sorgulayacağım. Belki espri gelecek ama rahmetli annem aya gidildiğine, insanoğlunun aya gittiğine hiç inanmadı hiç ama. Derdi ki “Oraya Allah’ın kulu, kimse basamaz.” Biz de anneme hiçbir zaman ısrarcı olmadık ya anne orada da kaya var, taş var, toprak var, bak insanoğlu gitti diye, inanmazdı. Okuması, yazması yoktu. Babasından, annesinden, aileden gelen kültürle kendisini mutlu hissediyordu. Biz de öyle mutlu olmasını istiyorduk. Ama bugün dünyanın, ayın, Mars’ın öyle olmadığını biliyoruz. Amerikalılar Mars’a uzay aracı gönderiyorlar. Adını ne koyuyorlar? “Merak”, ne var orada? İnsanoğlunun doğasında var merak, siz bu merakı eğitimle güçlendireceksiniz. Bu neden böyle oluyor? Hep örneğini veririm, adam oturmuş Newton diye birisi elma ağacının altına kafasına bir elma düşüyor. Dünyanın en basit sorusunu kendisine soruyor. Bu elma niye yukarıya doğru gitmiyor da aşağıya doğru düşüyor ve yerçekimi kanununu buluyor. Oysa dünya kurulalı elma hep yere düşmüştür, ama bu basit soruyu kimse kendisine sormamıştır. Eğitimi böyle yapmazsanız inovasyonu, yaratıcı düşünceyi yakalayamazsınız, katma değeri yüksek ürün üretemezsiniz. Sokaktaki vatandaşa telefon yok, şu yok, bu yok bilmem ne yok ben konuşuyorum Amerika’daki kişiyle aynı anda hepimiz konuşabiliyoruz görüntüyü aynı anda alabiliyoruz, cep telefonumuza gelebiliyor. Bunu sağlayan ne? Fizik. Bizim üniversitelerimizin fizik bölümü kapandı biliyor musunuz arkadaşlar? Çünkü adam diyor ki fizik bölümünden mezun olsam nerede çalışacağım iş yok. Şu geldiğimiz hale bakın.

İŞİ EHLİNE VERİRSENİZ HERKES RAHAT EDER

Ülke yönetimi sıradan bir yönetim değildir. Sayın Başbakan geçen gün devlet yönetimini belediye yönetimine benzetti. Zaten bu alışkanlık olduğu içindir ki ülke bu halde. Devlet yönetimi farklı bir şeydir. Devlette liyakat dediğimiz bir kavram vardır. Yani işi ehline teslim etmek. Aslında inancımız da bunu öngörüyor. İşi ehline teslim etmek, liyakat. Yani işi bilene vereceksin. Bunu da söyledim ben Sayın Cumhurbaşkanına, “Devlette liyakat sistemini çökerttiniz devlette liyakat kalmadı.“
Bakın bunu çok samimi söylüyorum değerli arkadaşlar. İşi ehline verirseniz herkes rahat eder. Çünkü o işi en iyi bilen insan odur. Siz kendi fabrikalarınıza mühendis alırken ne yaparsınız? O işi en iyi bilen mühendisi bulursunuz değil mi? Bakar mısınız onun kimliği nedir, inancı nedir, yaşam tarzı nedir diye. Bir şeye bakarsınız o işi iyi biliyor mu, bilmiyor mu? Biliyorsa alır getirir fabrikayı teslim edersiniz. O da o işi yapar. Devlet yönetiminde de böyle olması lazım.

BİR SİYASİ İKTİDAR “BEN DEVLET OLACAĞIM” DİYORSA, ÜLKEYİ FELAKETE GÖTÜRÜR
Şu örneği veririm liyakatin ne kadar önemli olduğunu anlatmak için. Devlette şef olmak için, en düşük kademe şeftir. Şef olmak için üniversite mezunu olmanız lazım. Üniversiteyi bitirdikten sonra KPSS sınavına girmeniz lazım, o sınavı kazanmanız lazım. Önce memur oluyorsunuz, bir yıl sonra asil memur oluyorsunuz. Belli bir süre çalışıyorsunuz şeflik imtihanına girdikten ve kazandıktan sonra şef oluyorsunuz, en dipteki kademe. Müsteşar olmak için 12 yıl devlette çalışmanız lazım. Üst düzeyinde görev yapmanız lazım. Peki Başbakan olmak için şart ne? Tek bir şart var ilkokul diplomanızın olması yeterlidir. Çünkü orada liyakat söz konusu değil. Devletle hükümetin farkı budur. O nedenle hükümetler devleti yönetmek üzere gelirler, devlet olmak için gelmezler. Bir siyasi iktidar ben devlet olacağım diyorsa o ülkeyi felakete götürür. Bugün geldiğimiz nokta budur. Ve siyasi iktidarların eleştiriden kaçınmaması lazım. Tam tersine eleştiriden yararlanması lazım. Ama eleştiriden hiç hazzetmiyorlar.
Toplumsal uzlaşma siyasette olması gereken uzlaşma çok önemlidir. Bakın, 15 Temmuz sonrası çok önemli bir fırsat geçti. Herkes darbeye karşı herkes. Bu toplumsal uzlaşmayı fırsata dönüştürüp Türkiye’nin pek çok sorununu çözebilirdik ama olmadı. İlk görüştüğümüzde sarayda kendilerine dedik ki, “Bu ülkenin önce bir bağımsız yargıya ihtiyacı var.” Yani adalete ihtiyacı var, adalet olmalı. Vatandaş bu hakim adil davranacak inancında ve kanısındaydı. Gelin hep beraber şu yargı bağımsızlığını sağlayalım. Tamam dediler. Üç partinin lideri oradaydı, Sayın Binali Yıldırım, Sayın Bahçeli, ben. Sayın Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanmışız yargı bağımsızlığı konusunda bir mutabakat sağlandı. İçimden dedim ki, inşallah biz bunu gerçekleştiririz. İki toplantı yapıldı bir daha yapılmadı. Çünkü hükümetin işine gelmedi. Şimdi ne diyorlar? Uzlaşma sağlamamız lazım. Evet biz de ona inanıyoruz. Belli konularda-bunun sağı, solu, bunun A partisi, B partisi olmaz-belli konularda bizim uzlaşma sağlamamız lazım. Yargı bağımsızlığı bunlardan birisidir. Ama yapmadık, yapamadık. Çünkü yargı benim tekelimde olsun diyor. Yargı senin tekelinde olursa adalet olmaz. Adalet olmazsa devlet olmaz. Çünkü devlet, adalet devletin verdiği hüküm demektir.
Değerli arkadaşlarım, biraz uzun konuştuğumun farkındayım. Ama bana “Geleceğe yönelik nasıl bir strateji olmalı ve Türkiye bu girdaptan nasıl çıkmalı?” diye sordunuz. Eğer bunu yapabilirsek çıkarız.

KISA ZAMANDA İŞ DÜNYASI AĞIR FATURALAR ÖDEYECEK
İki; kısa zamanda ne olabilir? Kısa zamanda söyleyeyim iş dünyası ağır faturalar ödeyecek. En büyük faturayı iş dünyası ödeyecek. Orta vadede bir tek yolu var. Hangi parti Türkiye’yi sağlıklı ve tutarlı yönetir, bütün dünyayla iyi ilişkiler kurar, Mısır’ı, Suriye’si, Libya’sı, İsrail’i, Rusya’sı, AB… Hangi parti en tutarlı ve en sağlıklı çözümleri üretir ve bütün dünyayla barışık ona inanacaksınız, hangi parti bunu sağlıyorsa gidip o partiye oy verip iktidarı değiştireceksiniz. Bu işin başka türlü çözümü yok arkadaşlar.
Toplum ağır bedel ödeyecek, esnafı da ödeyecek, turizm sektörü de ödeyecek. Turist bize gelmiyor. Niye gelmiyor? Türkiye’nin bozulan imajı dolayısıyla gelmiyor. Türkiye’nin karnesi kırık, imajı bozuk. Az önce turizmcilerin genel kurulundaydım TÜROFED’in, şunu söyledim: Bir ülkenin Cumhurbaşkanı bulunduğu konumun gereğini ve ağırlığını bilmek zorundadır. Konumunu ve ağırlığını, kullanacağı dilin ölçüsünü bilmek zorundadır. Bir ülkenin Cumhurbaşkanı Avrupa Parlamentosunun Başkanına “terbiyesiz” sözcüğünü kullanamaz, kullanmamalıdır. Bu şu anlama gelmesin, “Efendim eleştirilmez”. Hayır eleştirilebilir. Ama eleştirinin, bulunduğu makamla ölçülü bir dil içinde olması lazım. Eğer siz kahvedeki dille konuşursanız Türkiye’nin imajını düzeltemezsiniz arkadaşlar. Asıl sorun şu anda Türkiye’nin imaj sorunudur. Hukuku olmayan, gazetecileri hapiste olan, iş dünyasının konuşamadığı, üniversitelerin susturulduğu pek çok masum insanın darbe gerekçesiyle hapse atıldığı…

AİLE BOYU SUÇ OLMAZ
İki örnek verdim geçen Salı günü. Vali yazı yazıyor, “Emniyet müdürünü hapse attık FETÖ’cü diye, eşi özel sektörde çalışıyor eşini de işten attık” diyor. İnsaf ya! Suçun şahsiliği bitmiş kolektif suç olmuş. Aile boyu suç olmaz arkadaşlar. Ve her seferinde hatırlattım sevgili peygamberimizin veda hutbesini hatırlattım. Veda hutbesi hukukçuların en önemli insan hakları bildirgesi olarak kabul edilir. Kimseyi suçundan ötürü annesinin, babasının veya çocuklarını suçlamayın diye sevgili peygamberimizin söylediğidir. BM İnsan Hakları bildirgesiyle örtüşen bir taleptir bu. Eşi atıyorsunuz hapse karısının işine son veriyorsunuz. Jandarma komutanı yazıyor falan diyor kişi FETÖ’den yargılanıyor onun ve çocuklarıyla ilgili bize bilgi verin. Çocuklarından ne istiyorsunuz siz?
O nedenle bunlar dünyanın her tarafında bilinen şeyler. Sanıyorlar ki, Türkiye’de bir şey söyleriz kimse duymaz. Dünya iletişim açısından çok gelişti. Bugün burada konuştuğumuz her şey birkaç saniye içinde ta Güney Afrika’da, kutuplarda, her yerde bir tuşa basarsınız cep telefonundan hepsini öğrenirsiniz. Bunun farkında bile değiller. Sanıyorlar biz bir kapalı ekonomiyiz, kapalı bir toplumda yaşıyoruz. Artık dünya değişti.
Hepinize teşekkür ederim. Sayın Başkan izin verirseniz güzel bir politikacı fıkrasıyla noktalayayım. Böyle güzel bir toplantı var, herkes sırayla kalkıp bir 5 dakika, 10 dakika bir konuşma yapıyor. En önde bir politikacı oturmuş gidiyorlar ona diyorlar ki efendim siz de konuşur musunuz? İzin verirseniz ben konuşmayayım diyor. Olur mu herkes konuştu siz de kalkıp bir konuşma yapın. Çıkıyor kürsüye başlıyor konuşmaya, bir saat, iki saat, üç saat, beş saat, altı saat habire konuşuyor. İçeri girenler, çıkanlar, uyuyanlar, sonunda diyor ki arkadaşlar ben sabah evden ayrılırken yanıma saatimi almayı unutmuştum galiba biraz uzun konuştum. Arkadan bir genç bağırıyor, beyim sen bırak saati arkandaki takvime bak diyor.
Efendim umarım takvim kadar uzun konuşmadım. Hepinize teşekkür ederim beni dinlediğiniz için.

ATSO’yu ziyaret

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, sanayicilerle yaptığı toplantının ardından Antalya Ticaret ve Sanayi Odasına (ATSO) geçti. ATSO binasında geçen ay patlamanın gerçekleştiği alanı inceleyen Kılıçdaroğlu, ATSO Başkanı Davut Çetin’den olaya ilişkin bilgi aldı.

Kılıçdaroğlu, daha sonra ATSO konferans salonunda "Antalya İş Dünyası, Meslek Odaları ve STK’larla Buluşma" adı altında özel sektör temsilcileriyle basına kapalı bir toplantı gerçekleştirdi.

CHPnet

SİTELERİ