CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN "BÜYÜK BULUŞMA BATI KARADENİZ’DE" TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA - ANAYASANIN İLK ÜÇ MADDESİ BU DEVLETİ KURANLARIN, ŞEHİTLERİN, GAZİLERİN İRADESİDİR (20 NİSAN 2016)  
20.04.2016
44457
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU:
-ANAYASANIN İLK ÜÇ MADDESİ BU DEVLETİ KURANLARIN, ŞEHİTLERİN, GAZİLERİN İRADESİDİR

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Anayasanın dördüncü maddesi, “İlk üç maddenin değiştirilmesi hakkında önerge bile veremezsin”diyor. Çünkü ilk 3 madde bu devleti kuranların, şehitlerin, gazilerin iradesidir. Dolayısıyla bu irade kurucu iradedir. O kurucu irade kan ve gözyaşıyla oluşan bir iradedir. Birilerinin keyfine göre kurucu iradeyi “Ben çoğunluğu aldım istediğim gibi değiştiririm” diyemezler” dedi.
Zonguldak’ta sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin katıldığı ve ilk bölümü basına kapalı gerçekleştirilen "Büyük Buluşma Batı Karadeniz’de" toplantısında konuşan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu şunları söyledi:



BİR TOPLUMUN AHLAKİ DEĞERLERİNDE YOZLAŞMA OLURSA O TOPLUM KURTULAMAZ
Harun bey, sunuşu yaparken dedi ki, “Zonguldak tarihinde bir ilki gerçekleştirdik.” Şunu ifade edeyim, herhalde hiçbir Genel Başkan bütün sivil toplum örgütlerini, temsilcilerini dinleyip sorulara rahatlıkla cevap vermez. Ama ben hem kendime, hem partime güveniyorum. İstiyorum ki, hep birlikte Türkiye’yi içinde bulunduğu sorunlardan kurtaralım. Bu toplantı bir siyasi parti toplantısı değil arkadaşlar. Benim yapacağım konuşma da bir propaganda konuşması olmayacak. Önce bunda anlaşalım.
Asgari müştereklerde, adı üstünde bakın “Büyük Buluşma” diyoruz, görüşü ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun, kimliği ne olursa olsun, Çanakkale’de nasıl mücadele ettiysek, ulusal kurtuluş savaşını nasıl yaptıysak, Antep’te, Maraş’ta, İzmir’de, Afyon’da nasıl mücadele ettiysek, nasıl Türkiye’yi karanlıktan aydınlığa çıkardıysak aynı mücadeleyi aynı azim ve kararlılıkla yapmak zorundayız. O nedenle bu toplantı bir CHP toplantısı olarak düşünmeyin bir CHP toplantısı değil. Önce şunun üzerinde uzlaşmamız lazım. Herkesin uzlaşması lazım. Mademki biz ülkemizi seviyoruz, insana hizmeti en değerli hizmet olarak görüyoruz. Ülkemizin kalkınmasını, büyümesini istiyoruz. Üzerinde anlaşacağımız birinci konu ahlak olmalı. Sağcısı, solcusu, ortacısı, ilericisi, gericisi nasıl tanımlarsanız tanımlayın hepimizin ahlak konusunda görüş birliğine varması lazım. Bir toplumun ahlaki değerlerinde yozlaşma olursa o toplum kurtulamaz arkadaşlar. İster ticaretle uğraşalım, ister devlette memuriyet yapalım, ister taşeron işçisi olalım, ister esnaf olalım, ister sanayici olalım, ister ihracatçı olalım, ister emekli olalım, ister işsiz olalım ahlaki temeller üzerinde bu toplumu büyütmek zorundayız.




BU ÜLKENİN BİRİNCİ SORUNU AHLAK, İKİNCİ SORUNU ADALETTİR
Eğer hepimiz Müslümanız diyorsak, o zaman İslamiyet’i getiren peygamberimizin sözünü de dinlemek zorundayız. “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyor. Ahlak üzerinde anlaşmamız gerekmiyor mu? Gerekiyor. O zaman birinci konu ahlak üzerinde anlaşacağız. Ahlak ne demektir? Ahlak aynı zamanda adalet demektir. Bir toplumun temelini adalet oluşturur. Adalet yoksa hiçbir şey olmaz arkadaşlar. Adaletin de sağcısı, solcusu olmaz. Adalet haksızlığa uğramış bir kişinin hakkını araması demektir. Bir insan haksızlığa uğramışsa hakkını arayacak. 21.yüzyılın dünyasında sadece insanın değil, doğanın da hakkı vardır. Kurdun, kuşun da hakkı vardır, kelebeğin de hakkı vardır, denizdeki balığın da hakkı vardır. Bizim dışımızda dünyada ne kadar canlı varsa bizimle beraber onlar da hak sahibidirler. Ormanlarımızı yok edebilir miyiz? Denizlerimizi yok edebilir miyiz? Tabiatımızı yok edebilir miyiz? Peki biz çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağız? Bunun da sağcısı, solcusu olmaz. Adalet herkes için, bütün canlılar için adalet vardır ve adalete ihtiyacımız vardır. Ne diyor bir bilgin? Adalet kutup yıldızı gibidir. Yerinde sabit durur bütün kainat onun etrafında döner. Adalet bu kadar soylu bir kavramdır. Peki, ben size soruyorum ahlak konusunda hangi noktadayız, adalet noktasında hangi noktadayız? Ben vicdan sahibi herkese bu soruyu sormak zorundayım. Siyasette yeter mi? Yetmez. 
Bakın, her meslek grubunun ahlaki kuralları vardır. Ahi Evran kimdir? Esnafa ahlakı öğretendir. Bu topraklarda ahlak çok önemlidir. Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, ahlakı temsil ederler. Peki değerli arkadaşlarım, eğer ahlaklı olan kişilerin yüceltileceği yerde aşağılandığı bir toplum olursak hangi ahlaktan söz edeceğiz, hangi adaletten söz edeceğiz? Hepiniz şu veya bu şekilde görüşlerinizi dile getirdiniz. Dikkatle dinledim, şöyle olsun böyle olsun. Hiçbirisine itirazım yok. Ama gittiğiniz her yerde, her ortamda söyleyin bu ülkenin birinci sorunu ahlaktır. İkinci sorunu adalettir. Ahlakın ve adaletin olmadığı yerde ne demokrasi olur, ne toplum olur, ne insanlar sorunlarını anlatırlar, ne de insanlar birbirlerini dinler. Bu kadar önemlidir.
  
YOZLAŞAN BU SİSTEMİ DÜZELTMEK ZORUNDAYIZ
Size bir örnek vereceğim. George Washington Üniversitesi’nden iki bilim adamı, ikisi de Müslüman. İslamiyet’in ilk doğuşundaki kuralları koyuyorlar, esas alıyorlar ve dünyada hangi ülkelerde İslamiyet en güzel uygulanıyor diye. 160 ülkede araştırma yapıyorlar. 160 ülkenin ilk 38’inde bir Müslüman ülke yok. Birinci ülke Yeni Zelanda… Ahlak mı? Var. Kul yememek mi? Var. Adalet mi? Var. İnsana saygı var, kadın erkek eşitliği var, yargının bağımsızlığı var, özgürlük var, demokrasi var. Yani İslamiyet’in ilk doğuşundaki kurallara göre araştırma yapıyorlar. Türkiye kaçıncı sırada? 103. sırada. İlk 37’de Müslüman ülke yok. 38. sırada Müslüman ülke var. O zaman yozlaşan bu sistemi düzeltmek zorundayız. Önce bu konuda görüş birliğine varmak zorundayız. Bu işin sağı solu yok arkadaşlar. Sağ, sol ekonomik bir kavramdır. Kim yatırım yapacak, kim yapmayacak, devletin parası kime harcanacak, kime harcanmayacak? Ama her kuruşun hesabının verilmesi lazım. Ben merak ediyorum, eminim sizler de merak ediyorsunuz. Kendinize sorun, İslamiyet’te en büyük günah kul hakkı yemek değil mi? Yüce Rabbimiz diyor ki, efendim hangi suçla gelirsen gel affederim ama kul hakkıyla karşıma gelme diyor. Peki ben size soruyorum kul hakkı yiyenlerin yükseldiği, devletin en üst kademelerine geldiği bir ülke ahlaklı olanların da neredeyse suçlandığı bir ülke haline geldi. Arkadaşlar neredeyiz biz? Herkesin bir silkinip kendisine gelmesi lazım, “Yeter” demesi lazım. Bunu yapmazsak bu memleketin sonu karanlıktır arkadaşlar ben size söyleyeyim. Toplumun ahlaki temellerini güçlendirmemiz lazım. 

SORUMLU OLAN SİYASET KURUMUDUR
Japonya’yı düşünüyorum, 4 saat sular akmadı diye belediye başkanı istifa ediyor. Niçin? “Suların akmasından ben sorumluyum” diyor. “Sular kesildi, 4 saat uğraştım açamadım, 4. saatin sonunda aktı ben görevimi yapamadım istifa ediyorum.” Bizde bırakın 4 saati arkadaşlar bir yıl sular akmasa kimsenin sesi çıkmıyor. Bir yıl sular akmasa kimse sorumluluğu almıyor. Kim bu işin sorumlusu? 
Şehitler ve gazilerin dernek başkanı konuştu. Hiç kendinize sordunuz mu “Ya 2002’de kardeşim Türkiye’de terör sıfırdı, niye her gün şehitlerimiz geliyor.” diye. Bu Güneydoğu’daki şehirler nasıl oldu da silah deposu haline geldi? Bunun sorumlusu yok mu? Allah aşkına şöyle bir vicdanınıza sorun bakalım bu işin sorumlusu yok mu? Ve bir şey daha arkadaşlar. Bir işin sorumlusu Türkiye’de siyaset kurumudur. Ben simitçiye mi soracağım bu işin sorumlusu sensin diye veya esnafa mı söyleyeceğim bu işin sorumlusu sensin diye veya ticaret odası başkanı veya borsa başkanına mı soracağım bu işin sorumlusu sensin diye. Adamcağızın bir sorumluluğu yok ki. Siyaset kurumudur sorumlu olan. O zaman oturup yeniden düşünmemiz lazım, bir şeyler yapmamız lazım. 

ANAYASA EVRENSEL KURALLARI İÇERMELİ, TOPLUMUMUZUN DEĞERLERİNİ VE KÜLTÜRLERİNİ YANSITMALIDIR
Bakın değerli arkadaşlar, Türkiye’nin gündeminde konular var, burada kısmen ifade edildi. Anayasa değişikliğinden başlayım. Anayasamız bu değerli arkadaşlar. Bu anayasaya “Darbe Anayasası” diyoruz ama aslında sadece 65 maddesi rahmetli Ecevit döneminde değişti, ondan önce de değişti, sonra da değişiklikler oldu. Yani bu anayasanın neredeyse değişmeyen hiçbir maddesi kalmadı. Bu anayasa elimizdeki bir kitap… Nasıl olması gerekir bir ülkenin anayasasının? Her vatandaş anayasa kitapçığını eline aldığında bu benim anayasamdır diyecek. Bunun da sağı, solu yok. Herkesin hakkını koruyan bir kitap… Bir anayasa, temel kanun… Ve bu temel kanunun, anayasanın, evrensel kuralları içermesi lazım. Amerika gibi, Fransa gibi, Japonya gibi, İngiltere gibi, Hollanda gibi, Danimarka gibi, İsveç gibi, İsviçre gibi, temel kuralları içermesi lazım. Ayrıca kendi toplumumuzun değerlerini ve kültürlerini yansıtması lazım. Anayasa budur. 
Şimdi “Değiştireceğiz” diyorlar. “Hay hay değiştirelim” diyorum itirazımız yok. Ama şunu söylüyorum: “Bunu değiştireceksek bir; anayasanın ilk 4 maddesine dokunmayalım” diyorum arkadaşlar. “Hayır, dokunacağız” diyorlar. Şimdi ben size anayasanın ilk 4 maddesini okuyorum değerli arkadaşlar ne yazıyor bu ilk 4 maddede? Belki çoğunuz açıp bakmamışsınızdır. 
Madde bir, devletin şekli; Türkiye devleti bir cumhuriyettir. Nesini değiştireceksiniz? Bir cumhuriyettir. Cumhuriyet nedir? Kul olmaktan, padişahın kulu olmaktan Türkiye Cumhuriyeti devletinin özgür ve bağımsız bireyi olmak demektir. Benim söz hakkım var diyorum. Cumhuriyet olmasa- ben kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyde doğdum arkadaşlar- Cumhuriyet olmasa ben gidip de devlette ne genel müdürlük yapardım, ne müsteşar yardımcılığı yapardım, ne milletvekilliği yapardım ne de CHP Genel Başkanı olurdum. Cumhuriyet olmasa Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olamazdı, Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olamazdı, Turgut Özal Cumhurbaşkanı olamazdı. Cumhuriyet herkese eşit fırsatlar tanıdı. Cumhuriyet budur. Nesini değiştireceğiz cumhuriyetin? Cumhuriyetten bir şikayetimiz mi var? Bir şikayetimiz yok. 




SOSYAL DEVLET YOKSULLUĞU SIFIRLAYAN DEVLET DEMEKTİR
Madde iki; cumhuriyetin nitelikleri… Yani bu cumhuriyetin nitelikleri nelerdir? Sayıyor, Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru. Milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Neyimiz eksik arkadaşlar? Toplumun huzurunu istemiyor muyuz? Milli dayanışmayı istemiyor muyuz? Atatürk milliyetçiliği demiyor muyuz? Neden milliyetçilik değil de Atatürk milliyetçiliği? Hiç bu soruyu sordunuz mu kendinize? Atatürk milliyetçiliği şudur arkadaşlar. Atatürk milliyetçiliği bir etnik milliyetçilik değildir. Çünkü Osmanlıdan devralınan Türkiye Cumhuriyetinde her etnik kimlikten insanımız var. Ama biz birey olarak, eşit yurttaş olarak Türkiye Cumhuriyetinin birer vatandaşıyız ve bununla gurur duyuyoruz. Devletimizle, milletimizle gurur duyuyoruz. Atatürk milliyetçiliği budur. Yani kafatasçılık değildir. Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Demokrasiyi istemiyor muyuz? Demokratik bir devlet. Laikliği istemiyor muyuz? Laiklik nedir? Din ve vicdan özgürlüğü demektir. Herkes istediğine inanır. Devlet de bu güvenceyi veriyor. Din ve vicdan özgürlüğü demektir. Kimse kimsenin inancıyla uğraşamaz diyor. Herkes istediğine inanır. Din ve vicdan özgürlüğü demektir. Başka? Sosyal bir hukuk devletidir evet. Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir devlet olması lazım, sosyal bir hukuk devleti olması lazım. Nedir sosyal devlet? Sosyal devlet zayıfı destekleyen devlet demektir. Ekonomik gücü olmayana ekonomik destek veren devlet demektir. Herkese iş bulan devlet demektir. Yoksulluğu sıfırlayan devlet demektir. Sosyal devlet budur. Zengin bir kişinin, varlıklı bir kişinin sosyal devlete ihtiyacı yok. Geçinemeyen insanın sosyal devlete ihtiyacı var. O nedenle sosyal devlet diyoruz biz kendimize. 

BAYRAĞIMIZLA GURUR DUYUYORUZ
Geçiyorum üçüncü madde; devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, istiklal marşı ve başkenti. Madde üç; Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçedir. Neyine itiraz ediyorsunuz arkadaşlar? Bölünmez bir bütünüz. Seviyoruz birbirimizi, insanımızı seviyoruz, bir arada yaşamak istiyoruz. Kimse kimseyi ötekileştirmesin istiyoruz. Benim hakkım neyse simitçinin de aynı hakkı olmalıdır diyoruz. Hiç kimse “Ben senden daha fazla vatanseverim” diyemez. Hepimiz bu ülkeyi seviyorsak, bu ülke için çaba harcıyorsak hepimiz vatanseveriz. Bitti bu kadar. Bayrağı şekli kanunda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Bayrağımızla gurur duyuyoruz. Nesi var yani nesini değiştireceksin bunun? Milli marşı istiklal marşıdır. Eyvallah. Marşımızı seviyoruz. Az önce okuduk. Üstelik bu salonda tam bir bütünlük içinde okuduk. İstiklal marşını okuyan bütün vatandaşlarıma da Zonguldak’tan, Bartın’dan, Rize’den gelen vatandaşlarıma teşekkür ediyorum. Ne kadar güzel okuduk. Başkenti Ankara’dır. Evet başkentimiz Ankara’dır. Anadolu’nun göbeğindedir, başkent Anadolu’dur ve böyle gidiyoruz. Ne sıkıntımız var. 

ANAYASAMIZIN İLK ÜÇ MADDESİ BU DEVLETİ KURANLARIN, ŞEHİTLERİN, GAZİLERİN İRADESİDİR
Dördüncü madde ne diyor? İlk 3 maddenin değiştirilmesi hakkında bile önerge veremezsin diyor. Çünkü ilk 3 madde bu devleti kuranların, şehitlerin, gazilerin iradesidir. Dolayısıyla bu irade kurucu iradedir. Kurucu iradeyi ben efendim çoğunluğu aldım istediğim gibi değiştiririm diyemezler. O kurucu irade kan ve gözyaşıyla oluşan bir iradedir. Birilerinin keyfine göre oluşan bir irade değildir. Peki, bu anayasada değişmesi gereken yerler var mı? Var tabi. Bize göre de var. Oturalım konuşalım. Dedik ki, ilk 4 maddeye dokundurtmayız. Bizi davet etmeyin ilk 4 maddeyi istiyorsanız. İki; bu anayasa sadece değiştiği zaman Türkiye’ye demokrasi gelmiyor ki. Sayın Davutoğlu’na sordum, “Bu anayasada sizin görevinizi yapmaya engel olan bir hüküm var mı?” Yanında başkan yardımcıları da vardı birbirlerine önce baktılar dediler ki, “Hayır herhangi bir hüküm yok.” Ve örnek verdim. Dedim ki, “Bakın bu anayasanın 28. maddesi diyor ki, basın hürdür, sansür edilemez. Anayasa, basın hürdür sansür edilemez. Peki, bugün basın hür mü?” Hepimiz biliyoruz ki hür değil. İstediği gazeteye, istediği televizyona sansür getirmiyorlar mı? İstediği gazeteciyi işten attırmıyor mu? Nasıl olacak bu basın hürdür sansür edilemez? Yeni anayasa yazsak ne yazacağız? Aynısını yazacağız. Basın hürdür sansür edilemez. Peki, basına baskıyı getiren düzenlemeler nedir? İşte onlar 12 Eylül döneminde çıkan kanunlardır. Dedik ki, “Darbe hukukunu değiştireceksek eyvallah bu anayasayla beraber ele alalım. İkinci maddemiz de budur” dedim. “Yargı bağımsızlığı” diyorlar. Yargı bağımsız mı? Hayır. Bu anayasanın 138.maddesi diyor ki, yargı bağımsızdır hiçbir organ, makam vs. vs. yargıya emir ve talimat veremez. Yargı kararları derhal uygulanır diyor. Hiç kimse ben bu yargı kararlarını uygulayamam diyemez diyor. Yargıya emir ve talimat veriliyor mu? Veriliyor. Üstelik yazılı veriliyor. Ne oldu şimdi? Anayasa böyle diyor uygulama başka.

DARBE HUKUKU DEĞİŞMEDİĞİ SÜRECE TÜRKİYE’YE TAM DEMOKRASİ GELMEZ
Toplantı gösteri yürüyüşleri. Gayet net yine 34.madde aynen okuyayım size 34.maddeyi arkadaşlar. 34. Madde; önceden izin almaksızın silahsız ve saldırısız herkes toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabilir. Bitti. Silahsız ve saldırısız olacak diyor. Hatta izne bile gerek yok diyor. Sayın Davutoğlu’na sordum dedim ki, Allah aşkına anayasa böyle yazıyor ama iki kişi bile yolda yan yana yürüyemiyor. Hangi demokrasiden söz ediyorsunuz? Dolayısıyla darbe hukuku değişmediği sürece Türkiye’ye tam demokrasi gelmez arkadaşlar. Anayasanın bazı maddeleriyle beraber darbe hukukunun da değişmesi lazım. Bunu söyledim. Başka? Parlamenter sistem. Bir ülkenin siyasi rejimini o ülkenin tarihi ve siyasi koşulları belirler. Öyle bir kişi bir karar verdi ertesi rejimi değiştirelim. Böyle bir uygulama dünyada olmaz arkadaşlar yoktur. Amerika’da başkanlık sistemi var, Amerika’nın tarihi içine bakıldığında, tarihi sürecine bakıldığında neden başkanlık sistemi olduğu görülür. Almanya’da başka bir sistem var. İngiltere’de kraliçe var. Danimarka’da, Hollanda’da, Japonya’da başka sistemler var. Ama kendi tarihi koşulları o sürece getirmiştir. Bizim, peki parlamenter sistem. 150 yıla yakın bizim parlamenter sistem tecrübemiz var. Osmanlıda da parlamenter sistemdi, şimdi de parlamenter sistem. Gelin parlamenter sistemi güçlendirelim. Aksayan yönleri var mı? Var tabi birazdan açıklayacağım. Düzeltilmeli mi? Evet düzeltilmeli. Yapalım bunu. Hayır, biz başkanlık sistemi getireceğiz. Neye göre başkan, kime göre başkanlık sistemi? Birisinin arzusuna göre başkanlık sistemi getireceğiz. Bir kişinin arzusuyla Türkiye’ye başkanlık sistemi gelmez arkadaşlar. Bu doğru olmaz, bu yanlıştır ve gereksiz, lüzumsuz bir tartışmanın içine girmiş vaziyetteyiz. Dünya kadar derdimiz var. Milyonlarca çocuğumuz işsiz. Biz bunlarla uğraşacağımıza Türkiye’de kalkmışız rejimi değiştireceğiz. Niye değiştiriyoruz arkadaşlar, hangi gerekçeyle değiştiriyoruz? Bunları gayet açık ve net kendilerine aktardım.

YOKSULLUĞUN SİYASİ SÖMÜRÜ ALANI OLMASI DOĞRU DEĞİLDİR
Arkadaşlar, sosyal devlet üzerinde durdum ama biraz daha durmak isterim. Zaman zaman Atatürkçülük deriz değil mi, Atatürk’e bağlılığımızı söyleriz, bu ülkenin kurucularından söz ederiz, bu ülkeye büyük hizmet etmiş insanlardan söz ederiz. Sosyal devlet az önce söyledim yoksulu, fakiri koruyan devlettir. Türkçesi o tanıma geliyor. Dünyanın bütün ülkeleri sosyal devlet olmak için çaba harcarlar, emeklilik sistemi sosyal devletin bir gereğidir. İşsizlik sigortası sosyal devletin bir gereğidir. İş kazası, meslek hastalıkları sosyal devletin bir gereğidir. Fakir fukara fonu sosyal devletin bir gereğidir. Yani yoksullara yardım etmektir. Sosyal devlet budur. 1921, daha cumhuriyet kurulmadan önce Gazi Mustafa Kemal 1921’de Çocuk Esirgeme Kurumunu kurmuştur. Sosyal devletin ilk adımıdır o. Çünkü savaş meydanlarında binlerce şehidimiz vardır ve onların çocuklarına bakacak kimse yoktur çocuk esirgeme kurumu kurulmuştur. O kurumdan yetişen çocukların çoğu vali olmuş, kaymakam olmuş, milletvekili olmuş, genel müdür olmuş devletin bütün kademelerinde. Doktor olmuş, avukat olmuş, hakim olmuştur. Sosyal devlet budur arkadaşlar. Sosyal devleti giderek güçlendirmemiz gerekiyor. 21.yüzyılın Türkiye’sinde yoksulluk olmamalı. Bunun önüne geçmeliyiz. Sosyal devleti güçlendirmeliyiz. Bunu yaptığımız zaman kendi vatandaşımıza karşı görevimizi yerine getirmiş oluruz. Yine bu işinde sağı solu yok. Üzerinde mutabık kalacağımız konulardan biriside budur. Ama sosyal devletin bir kuralı vardır. Sosyal devlet, hukuk devleti, adalet devleti olan bir ülkede kişinin yoksulluğu teşhir edilemez. Aynı kural İslamiyet’te de vardır, aynı kural diğer dinlerde de vardır. İnsanın yoksulluğu, fukaralığı teşhir edilemez. Ne diyor İslamiyet’in kurucusu sevgili peygamberimiz? Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek diyor. Yardımı insani kurallar içinde yapacaksın diyor. Bunun da sağı solu yok arkadaşlar. Bu tamamen insanın ruhunda, bedeninde, aklında, fikrinde olması gereken bir düşüncedir bu. 
Dolayısıyla yoksulluğun siyasi sömürü alanı olması doğru değildir ve hep beraber buna karşı çıkmamız lazım. 



ANADOLU’NUN İÇİ BOŞALMIŞ VAZİYETTE
Şimdi arkadaşlar, burada kömür var, “Karaelmas Diyarı” diyoruz. Yerin altında kömürümüz var, yerin üstünde de binlerce işsizimiz var. Biz kömürü nereden getiriyoruz? Yurtdışından getiriyoruz. Yurtdışından getirdiğimiz zaman ne oluyor? Getirdiğimiz ülkenin istihdamına katkıda bulunuyoruz. Ama benim gencecik çocuklarım işsiz. Kömür var, üstelik bir de dolar ödüyoruz oraya. Kömürü var, fabrika kuracak yer de var. Niçin ben kendi ülkemde kömür çıkarmıyorum? 1,5 milyon ton rezerv olduğu söyleniyor. Niye çıkarmıyoruz, hangi gerekçeyle çıkarmıyoruz, kim engel oluyor buna? Tek engeli var beceriksiz siyaset. Bu ülkede kömür varsa, kömür nedir Zonguldak için? Zonguldak için kömür stratejik üründür. Çay Rize için stratejik üründür. Ordu, Giresin için hatta Trabzon için fındık stratejik üründür. Bu bölgeleri ayakta tutan, bu illeri ayakta tutan bunlardır. Eğer siz buna uygun politikalar geliştirmezseniz pek çok insanı yerinden, yurdundan edersiniz. Diyorlar ki, Zonguldak’ta kişi kalmıyor büyük kentlerin varoşlarına gidiyor. Sadece Zonguldak’ta değil arkadaşlar. Zonguldaklılar kendilerine acaba şunu sordular mı? Zonguldaklıları tutun, Bartınlıları tutun hepsi kendilerine şu soruyu sordular mı? İstanbul’a ne idüğü belirsiz bir Kanal İstanbul yapıyorsun, ne olacağı belli değil. Filyos’u niye yapmıyorsun kardeşim? Filyos var zaten. Yapacaksan Filyos’u yap. Türkiye’nin tamamını İstanbul’a taşıyacağız. Anadolu’nun içi boşalmış vaziyette arkadaşlar. Siz sanmayın sadece Zonguldak böyle. Gidin Rize’ye öyle. Giresun öyle, Trabzon öyle, Şanlıurfa öyle, Gaziantep öyle, Adana öyle, Mersin öyle. Her taraf boşalıyor. Kayseri’ye gidin, Sivas’a gidin, Nevşehir’e, Kırşehir’e gidin. Türkiye’nin içi İstanbul’a doğru gidiyor. Cumhuriyeti kuranlardan örnek vereceğim size. Cumhuriyeti kuranlar bakın, hiçbirisi ekonomi eğitimi görmemiş. Ne Mustafa Kemal Atatürk, ne İsmet İnönü. Bunlar asker. Ekonominin E’sini bile bilmiyorlar. Enflasyon nedir, deflasyon nedir, paranın değeri nedir hiç bilmiyorlar. Osmanlı paşası aynı zamanda bunlar. Trablusgarp’ta çarpışmışlar, Yemen’de çarpışmışlar, Filistin’de çarpışmışlar. Sonra gelmişler devleti kurmuşlar ülkeyi nasıl kalkındıracağız, nasıl büyüteceğiz ülkeyi? Çünkü bu ülkenin kurucu lideri diyor ki, “Savaş meydanlarında kazanılan zaferler ekonomik zaferlerle taçlandırılmazsa ülkenin bağımsızlığı tehlikeye girer.”

ATATÜRKÇÜLÜK ÜRETİM DEMEKTİR, BİR ÜLKE ÜRETİRSE GÜÇLÜ OLUR
Ne yapmışlar? 1923’te İzmir İktisat Kongresini toplamışlar biz bu ülkeyi nasıl kalkındırırız diye. Düşünün neden? Devlete liyakati getirmek için kim ne yapabilir. Gitmişler Malatya’ya fabrika kurmuşlar. Malatya’ya fabrika kurmak ne demek biliyor musunuz? Malatya’ya ilk kez sinemanın gitmesi demek, Malatya’ya ilk kez yüzme havuzunun gitmesi demek, Malatya’ya ilk kez mühendisin gitmesi demek. Malatya’da ilk kez işçilerin çıkıp bir fabrikada çalışması demek. Malatya’nın bez üretmesi demek. Bu kadar önemli. Nazilli’de yapıyorsunuz önemli. Karabük Demirçeliği kurmuşlar buraya. Küçük bir köy şimdi bir vilayet olmuş. Aynı şekilde Anadolu’nun değişik yerlerine fabrikalar kurmuşlar. Yani Anadolu’yu ayakta tutacak olan bütün fabrikaları yerleştirmişler. Sivas’tan, Nazilli’den tutun, Diyarbakır’dan tutun Kars’a kadar. Her tarafa bir şeyler yapmışlar. Osmanlının borcunu son kuruşuna kadar ödemişler. 1925’te uçak fabrikasının temelini atmışlar. Nerede? Kayseri’de. 1934’te Kayseri’den kalkan ilk Türk uçağı Ankara’ya iniyor ve Türkiye Cumhuriyeti uçak ihraç eden ülkedir. 1930’larda kendi denizaltımızı yapıyoruz. 1930 yılında merkez bankasını kuruyoruz ilk kez. Paramızı basacak banka bile yoktu. Bu şartlarda aldılar. 1949’da Merkez Bankasının kasasında 176 ton altın vardır. Her kuruşun hesabını vermişlerdir. Yolsuzluk yapan 4 bakanı yüce divana göndermişlerdir. Kusura bakma gideceksin hesabını vereceksin demişlerdir. Şimdi yolsuzluk yapanlar el üstünde tutuluyor. Nereden nereye geldik? Hangi ahlaki düzeyden hangi ahlaki düzeye geliyoruz. Atatürkçülük nedir biliyor musunuz? Atatürkçülük üretim demektir. Bir ülke üretirse güçlü olur. Üretmezseniz sadece başkalarının ürettiğini tüketirsiniz. Benim çocukluğumda şunu söylerlerdi yerli malı Türkün malı herkes onu kullanmalı. Şimdi neredeyse bizim malımız dışlanacak. Atatürkçülük budur arkadaşlar. Üretmek demektir Atatürkçülük. Herkesin kazandığı, herkesin geçindiği, huzur içinde yaşadığı bir toplum yaratmaktır. Atatürkçülük budur. Başka bir şey değil. Çalışmadan, yorulmadan, emek harcamadan, alın teri dökmeden eğer geçinmeyi sağlıyorsanız ahlaki yoksulluğunuz ön plana çıkar arkadaşlar. Üreten bir toplum değil, dilenen bir toplum yaratmış oluruz. Bunun da sağı solu yoktur. Bu konuda da ortak görüş bildirmek zorundayız. 

YARGI BAĞIMSIZLIĞI
Değerli arkadaşlar, size şöyle bir broşür dağıttık. Bu broşür Ankara’da yaptığımız “Büyük Buluşma”da ortaya çıkan 16 görüş. Bunlar sadece CHP’nin görüşleri değil. 
Bakın değerli arkadaşlarım, bir ülkede adaleti ve ahlakı egemen kılmak isterseniz önce yargıyı, yani adalet sistemini, yani yargı bağımsızlığını sağlamak zorundasınız. Adaleti olmayan bir ülkenin geleceği yoktur. Birinci madde yargı bağımsızlığıdır. Hakim hiç kimsenin etkisinde kalmayacak. Hiç kimsenin etkisinde kalmadan kararını vermek zorundadır. Hakimin verdiği kararda toplum vicdanında kabul görmelidir. Evet burada adalet gerçekleşti diyebilmeliyiz. Adalet bu kadar önemli bir kavramdır. 



MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜ 
İkincisi, medya özgürlüğü. Televizyon seyrederiz, gazete okuruz, sosyal medyaya bakarız. Eğer medya özgür değilse bir ülkede o ülkede halkın özgürlüğü yoktur. Çünkü ben gazete okuyacağım istediğim televizyon kanalı seyrederim. Ama siz kalkıp bazı televizyon kanallarını kapatırsanız, sistemden çıkarırsanız, bazı gazetelere baskı yaparsanız, ben bu gazeteyi kapatacağım derseniz bu medya özgürlüğüyle bağdaşmaz. Zaten insan gidip parasını verip alıyor arkadaşlar. Kimse zorla birisine gazete okutturmuyor ki. O zaman niye yasaklıyorsun? Mahkemeler var. Varsa bir haksızlık, bir hukuksuzluk verirsin mahkemeye, hesabını sorarsın. Haber yanlışsa tekzip edersin. Kamuoyuna açıklarsın bu haber yanlıştır, şu gazete yanlış haber yapıyor diye. 

MİLLETİN VEKİLLERİNİ MİLLET SEÇSİN
Üçüncüsü, milletin vekillerini millet seçmek zorunda arkadaşlar. Seçim yapıyoruz, siz sanıyorsunuz ki, milletvekilini biz seçiyoruz. Hayır. Sizin önünüze Genel Başkanlar bir tane liste koyuyorlar, bunlara oy vereceksiniz diyorlar. Vermezsek? Vermezseniz ayrıca ceza yazacağım diyorlar. Bunlardan birisine oy vereceksiniz. Bunun adı da demokrasi oluyor. Yok arkadaşlar. Milletin vekilini millet seçmeli. Yani önseçim olmalı. Bu kural gelmeli. Ne önemi var diyebilirsiniz? Yani ne önemi var Genel Başkanlar daha iyi seçerler. Şöyle önemi var arkadaşlar. Yasama organı yani TBMM’de milletvekili bağımsız iradesini ortaya koyamıyor. Çünkü diyor ki, beni millet seçmedi beni Genel Başkan seçti. Şimdi ben Genel Başkana itiraz edersem bir dahaki sefer üstümü çizer diyor. Bu demokrasi değil arkadaşlar. Kim getirdi bunu? Askerler getirdiler. Darbe hukukudur bu ve değişmesi lazım. 

SEÇİM BARAJI DÜŞÜRÜLMELİ
%10 seçim barajı değişmesi lazım. Saadet Partisi niye yok mecliste? Vatan Partisi niye yok mecliste? Onlar parti değil mi? %1 oy alan bir partinin Genel Başkanı meclise gelmeli. Çıkmalı mecliste konuşabilmeli, derdi varsa anlatabilmeli. Niye yoklar bunlar mecliste? %10 barajını aşamıyorlar. Peki, dünyada %10 seçim barajı olan bir ülke var mı? Hiçbir ülke yok arkadaşlar. Milletin iradesine saygı gösteriyorsanız barajı makul düzeye indirirsiniz. Böylece sistemde farklı düşünen insanları meşru bir alana çekmiş olursunuz. Çıkacak TBMM’de kendi partisinin düşüncesini özgürce dile getirebilecek. 

YURTDIŞI SEÇİM ÇEVRESİ 
4,5 milyon insanımız yurtdışında arkadaşlar. Peki, onlar Türkiye’de temsil ediliyor mu? Hayır. Onlar da oy kullanıyorlar. Ama Türkiye’deki milletvekilleri için oy kullanıyorlar. Onların temsilcileri niye gelip mecliste kendi dertlerini anlatmıyorlar? Neden bu imkanı vermiyoruz? Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızda kendi temsilcilerini TBMM’ye göndermeliler, yurtdışı seçim çevresi olmalı. Peki, dünyada örneği var mı? Bütün ülkelerde aşağı yukarı örneği var. Biz de yapmalıyız. 

ÜNİVERSİTELERİN ÖZERKLİĞİ

Değerli arkadaşlarım, üniversite özerkliği dediğimiz zaman belki bazı çevreler olur mu ya üniversitelerde böyle bir şeyde olmamalı, özerk üniversite olmamalı diye düşünebilir. Eğer bir ülke bilim üretmezse, bilgi üretmezse, ki bilginin üretim kaynağı üniversitelerdir. O ülkenin büyüme şansı yoktur arkadaşlar, kalkınma şansıda yoktur. 
Üretim dedim az önce, üretmeliyiz dedim. Soru ne? Soru şu; neyi üreteceğiz? Makine halısı üretmeye devam mı edeceğiz, yoksa katma değeri yüksek ürün mü üreteceğiz? 21.yüzyılın Türkiye’si dünyada söz sahibi olmak istiyorsa katma değeri yüksek ürün üretmek zorundadır. 
Soru iki; katma değeri yüksek ürünü nasıl üreteceğiz? Katma değeri yüksek ürünü üretmek için üniversitelerin bilgi üretmesi lazım. O bilgi üretecek ki, sanayicide onu elle tutulan metaya dönüştürebilsin. Üniversite nedir? Her türlü düşüncenin benimseyelim veya benimsemeyelim her türlü düşüncenin özgürce tartışıldığı kurumlardır üniversiteler. En aykırı düşüncelerin tartışıldığı kurumlardır üniversiteler. Yoksa oraya niye üniversite diyoruz. Bilgi üretecek üniversite. Tartışarak bilgi üretecek kavga ederek değil. Benimseriz veya benimsemeyiz o ayrı bir şey. Ama üniversite bilgi üretmezse bu toplumun katma değeri yüksek ürün üretme şansı kocaman bir sıfırdır. Bir parantez açıyım İran üniversitelerinin ürettiği bilgi Türk üniversitelerini geçti geçen yıl. Sadece bu ayıp bile bize yeter. Bizim üniversitelerimiz. Üstelik çok iyi üniversitelerimiz var ama baskı yüzünden bilgi üretemez noktaya geldiler. Bunu aşmak zorundayız. 

SİYASETTE AHLAK
Siyasette ahlakı söyledim, ahlakın ne kadar önemli olduğunu söyledim. Örnekleri de verdim size. Parlamentoda Allah aşkına yolsuzluk yapan adamın ne işi var parlamentoda? Hırsızlık yapan bir adamın ne işi var parlamentoda? İş takipçiliği yapan bir kişinin ne işi var milletvekilliğinde? Bunların gitmesi lazım. TBMM’de halka hizmet edecek milletvekilinin olması lazım. Cebini düşünen değil, halkın cebini düşünen milletvekilinin olması lazım. Hangi görüşten olursa olsun. Ahlak üzerinde anlaştıktan sonra zaten bir sorunumuz kalmıyor bizim. O ortak paydayı güçlü tutmak zorundayız. 
Bakın, doktorların ahlakı kuralları vardır, avukatların ahlakı kuralları vardır, muhtarların kuralları vardır. Ahlaki kuralları olmayan tek kurum Türkiye’de siyasettir. Nasıl oluyor bu? Bu kuralları koymak zorundayız. Sağcısı, solcusu görüşü ne olursa olsun herkesin bu kurallara sahip çıkması lazım. 



DOĞA HAKLARINA SAYGILI BİR DEVLET 
Az önce söyledim. Bizim dışımızda da canlılar var. Bütün o canlıların yaşamasını sağlayabileceğimiz ortamı yaratmak zorundayız. Bütün canlıları öldürürsek ne olur? Bir bilim adamı açıklıyor eğer dünyada arılar yok olursa bilmem kaç yıl sonra insan soyu da yok oluyor. Arılar bu kadar önemli. Bütün tabiatı döllüyorlar. Meyveleri onların yüzünden yiyoruz biz. Arı olmasa meyvede yemeyeceğiz. Peki, eğer siz acımasız bir doğa katliamı yaparsanız Allah aşkına çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağız? Nasıl bir Türkiye olacak. Ben çocuğumu alıp bir ağacın altında, bir parkta nasıl gezeceğim? Cerattepe’de Artvinliler kendi tabiatlarına sahip çıktılar. Cerattepe’yi gören oldu mu, fotoğraflarını gören oldu mu Allah aşkına? Fotoğraflarına bakıyorsun ben bizzat oraya da gittim. Fotoğraflarına bakıyorsun, sonbahar fotoğraflarını gördüm. Emin olun olağanüstü bir doğal güzellik var. Buraya gelirken yolda hani sağda solda gördüğümüz o güzel ağaçların bir benzeri orada var. Şimdi bu tabiatı yok edeceğiz. Niçin? Altın arayacağız. Yerin altında altın olabilir ama yerin üstünde hayat var arkadaşlar. O hayatı biz yok edemeyiz, o canlıları yok edemeyiz biz. Yani yaşatmamız lazım doğayı. Bunu yaptığımız zaman zaten insanı olarak görevimizi yerine getirmiş oluruz. 

KANUN ÖNÜNDE EŞİTLİK
Bir arkadaşımız sordu eşit yurttaşlıktan ne anlıyorsunuz? Kimliği ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun, yaşam tarzı ne olursa olsun bütün vatandaşlar kanunun önünde eşittir arkadaşlar bu kadar. Kimse kimliğinden ötürü, inancından ötürü, yaşam tarzından ötürü ötekileştirilmemeli. Ötekileştirdiğimiz anda eşit vatandaşlık bitmiş olur. Hepimiz eşit vatandaşız. Kanun önünde eşitlik diyor anayasa diyor zaten bunu. Hepimiz eşit olmak zorundayız. Birimizin eğer yoksulluğu varsa hep beraber gideriyoruz. Bir yerde deprem olduğu zaman hep beraber koşuyoruz, yardım ediyoruz oradaki insanlarımıza. Nedir bu? Bizim hasletimizden kaynaklanıyor bu. Gideceğiz, yardım edeceğiz, ayırmayacağız, başka bir şey yapmayacağız. Ben size söylüyorum. Güneydoğu’da Sur’dan söz edildi. Sur’da Kürt kökenli vatandaşlarımız kaçtılar terörden gittiler Diyarbakır’ın belli yerlerinde birkaç aile bir apartman dairesinde kalıyor ve yüzlerce insan. Bu ailelere biz her gün yemek veriyoruz Cumhuriyet Halk Partisi olarak. Ama bunu kalkıp bir reklam meselesi yapmadık. Oradaki vatandaş bizim vatandaşımız. Ben ona sahip çıkmazsam kim sahip çıkacak? Terör örgütünün onlara sahip çıkmasına izin mi vereceğiz? Hayır. Onlar bizim vatandaşlarımız. Onları kazanmamız lazım. Onlar da diyorlar zaten biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız. Etnik kimliği farklı diye onları ötekileştirecek miyiz? Düşman mı ilan edeceğiz? Hayır tam tersine. Bu ülkede kim varsa herkese kucak açacağız. Herkesin düşüncesine saygı göstereceğiz. Efendim CHP’ye hiç oy vermiyorlar. Bu bir CHP meselesi değil arkadaşlar. Bu bir insani mesele. Onlar sahip çıkmaz biz sahip çıkarız. Bir başkası sahip çıkmaz siz sahip çıkarsınız. Sonuçta bu vatandaşlar bizim vatandaşlarımız. Bunu yapmak zorundayız. 

TOPLUMSAL BARIŞ 
Barışa ihtiyacımız var arkadaşlar. Arkadaşlar söylediler barış olmalı vs. vs. Bakın değerli arkadaşlar, 35 yıldır devam eden bir terör olayı var. Eruh baskınıyla başladı. Dönemin Başbakanı o baskını yapanlara iki baldırı çıplak dedi ve hep beraber hafife aldı. Bugün sorun bizim düşündüğümüzden çok daha büyük alanlara sıçradı. Rahmetli Ecevit akılla ve mantıkla mücadele etti. Aklını ve mantığını kullanarak bir devlet adamı kimliği içinde hiç bağırıp çağırmadan sorunu çözdü, Öcalan’ı aldı, getirdi hapse koydu. Terörü bitirmek içinde her türlü çabayı harcadı. En zayıf halkada olayın çözülmesi gerekiyordu ama maalesef iktidar gitti, seçimler geldi başka bir siyasi iktidar geldi, önce terör tekrar tırmandı, arkasından bir çözüm süreci başladı. Biz şunu söyledik en baştan. Gittim Sayın Başbakandan randevu aldım, 3 arkadaşımla beraber ziyaret ettik. Dedik ki, bu sorunun çözümünde yol haritası ben size veriyorum. Tarihe karşı sorumluluğumu yapıyorum. Böyle bir yol haritası izlerseniz bu sorun çözülür. İzlemezseniz bu çözülmez. Neydi yol haritamız? TBMM’de 4 siyasi parti bir araya gelsin, oturup bu sorunu çözelim, beraber çözelim. Çünkü bu sorun sadece tek başına bir partinin sorunu olmaktan çıkmış arkadaşlar. Hepimizi ilgilendiriyor. Kabul etmediler. Olabilir dedik. Yani kabul etmeyebilirsiniz. Sizin bir yol haritanız varsa bize söyleyin. Biz size söylemeyiz. Olabilir söylemeyebilirsiniz. 

MİLLETE HESABINI VEREMEDİKLERİ TAAHHÜTLERDE BULUNDULAR
Bir Parti Meclisi toplantısında şunu söyledim. Dedim ki, bu sorunu çözmek istiyorsanız bir; samimi ve dürüst olacaksınız. Ben bu sorunu çözeceğim. Birinci kuralı samimi ve dürüst olmak. İkinci kural, gizli, kişisel bir ajandanız olmayacak. Ben bu işi böyle idare edeyim, ileride de belki bunlardan şu faydayı sağlarım, bende başkan olurum. Böyle bir gizli ajandanız olmayacak. Üç, millete hesabını veremeyeceğiniz angajmanlara girmeyeceksiniz. Millete hesabını veremeyeceğiniz taahhütlerde bulunmayacaksınız. Millete hesabını veremedikleri taahhütlerde bulundular fakat şimdi açıklayamıyorlar. Dört; millete ve muhalefete bilgi vereceksiniz. Peki, bunları nerede yapacaksınız? Adres dedik İmralı değil, adres TBMM olmalı. TBMM’de bu sorun çözülür. Efendim biz bu sorunu çözeceğiz. Bu öneriyi yaptık, açık kredi açıyoruz size dedik, sizin kredinize ihtiyacımız yok dediler. Olabilir. Ve şunu söyledim, sorunu çözerseniz önce ben gelip sizi tebrik edeceğim. Çözemediler. Ne oldu süreç içinde? Şehirler silah deposuna döndürüldü. Kamyonda kalaşnikof dağıtıldı arkadaşlar. Terör örgütü kamyonun içinde kalaşnikof dağıttılar. Polis ve jandarma müdahale edeceğiz dediler vali izin vermedi. Sadece 2014’te 292 kez yazı yazdılar, şurada terör unsurları var ve mücadele edilmesi lazım. 182’sine izin vermiyoruz dediler, izin vermediler ve sonuçta bu noktaya geldik. Terör örgütü orada mahkeme kurdu, vergi dairesi kurdu, trafik kontrolleri yaptılar, askere alma daireleri kurdular. Hiç ses çıkmadı. Ne zamanki 7 Haziran oldu, ne zamanki tek başına iktidar olamadı Ceylanpınar’da iki polisin nasıl öldüğü daha henüz net açıklanmış değil, yeniden bu olaylar patlak verdi. Şu soruyu hepimiz sormak zorundayız. O şehirler silah deposu haline getirilirken iktidarda kim vardı ve siz neden müdahale etmediniz? Hangi gerekçeyle müdahale etmediniz? Hangi gerekçeyle valilere talimat verdiniz bunlara dokunmayın diye. Terörle böyle mücadele edilmez arkadaşlar. Kan gövdeyi götürüyor her gün şehitlerimiz geliyor. Şehit olanlara baktınız mı? Hemen hemen her şehit cenazesine katılırım. Şehidimiz gider arkasından yakınları ve aileleri yürür, arkasından da protokol yürür. O ailelere bakın tamamı Anadolu’nun yoksul insanları. Bu Ankara’daki beylerin çocukları hiç ama hiç oralarda yoklar. Fatura gelince bunlara ödetirler, köşeyi dönmeye gelince onlar köşeyi dönerler. Bunu da hiç kimsenin unutmaması lazım. 

BAŞBAKANLIĞA BAĞLI ŞEHİTLER VE GAZİLER YÜKSEK KURULUNUN OLUŞTURULMASI LAZIM
Bir ayıptan söz edeceğim size. Geçen gün şehit yakınları ve gaziler davet edilmiş kurayla kime çıkarsa. Bu gazilere ve şehit yakınlarına yapılan en büyük saygısızlıktır. Sen devletsin kardeşim koskoca Türkiye Cumhuriyeti şehitlerimizin ve gazilerimizin sorunlarını gideremez mi? Önümüzdeki günlerde göreceksiniz bir kanun teklifini bizzat ben imzalayıp vereceğim. Başbakanlığa bağlı Şehitler ve Gaziler Yüksek Kurulunun oluşturulması lazım. Ben gazilerle de konuşuyorum, şehit yakınlarıyla da konuşuyorum. Bir hakkını almak için 50 dereden su getiriyorlar. O oraya, o oraya havale ediyor. Tek bir yere gidecekler ve sorunları çözülecek. 
Ayrıca seçimlerde söz verdim, verdiğim sözünde arkasındayım. Şehit yakınları ve gaziler milletvekilleri sağlık haklarından nasıl yararlanıyorlarsa aynı koşullarda onlarda yararlanacaklar. Allah aşkına bunun kurası mı olur? Hayatını vermiş siz kuradan bahsediyorsunuz. Bunlar olmaz arkadaşlar. İngiltere’de bir gazi bir mağazaya gittiğinde anons edilir falan gazi mağazamızı onurlandırmıştır diye. Bu kadar değer verilir. Biz neredeyse şehitlerimiz ve gazilerimiz devre dışı bırakıyoruz. Bunlar doğru değil. Onun üzerinde de ayrıca durmamız gerekiyor. Ve toplumsal barışı sağlamamız gerekiyor. Ben özgüveni yüksek olan birisi olarak da söylüyorum. Bu sorunu CHP dışında hiçbir parti çözemez arkadaşlar. Çünkü biz Kuvvayi Milliye geleneğinden geliyoruz. Demokrasi ve özgürlük içinde biz bu sorunu çözeriz. 

DIŞ POLİTİKA
Dış politikada büyük hatalar yapıldı arkadaşlar. Hiçbir komşumuz yok. Ne Suriye, Irak, İran, Mısır, Libya, Rusya, İsrail. Bütün komşularımızla kavgalıyız. Şimdi fırsat arıyoruz nasıl barışacağız diye. Suriye’nin iç işine niye karıştık? Durup durduğu yerde bir sabah kalktık Suriye bizim bir numaralı düşmanımız oldu. Suriye’yi silah gönderdik Müslümanı Müslümana kırdırdık. Bakın bunun da sağı solu yok arkadaşlar. Niye Suriye’nin iç işine karışıyoruz? Ta gittik Mısır’ın iç işlerine karıştık. Senin Mısır’da ne işin var kardeşim? Libya’nın iç işlerine karıştık. Ne işin var senin Libya’nın? Bütün müteahhitlerimiz, işadamlarımız oralardan kovuldular. Irak’a gittim bizim işadamlarımızın sorunları vardı çözmek için. Mısır’a ekip gönderdim. Filistin’e bir Genel Başkan Yardımcısı, İsrail’e bir Genel Başkan Yardımcısı, Amerika’ya ve Irak’a gönderdik. Önümüzdeki günlerde İran’a ve diğer bölgelere de göndereceğiz. Ve şunu kabul ediyoruz biz. Bir ülkenin kendi içinde de, dışında da barışı istemesi lazım. Barışın ne kadar değerli bir kavram olduğunu çocuklarımıza isim vermenin daha ötesinde başka bir şey var. Bu ülkeyi kuranların tamamı savaş meydanlarından gelmişler ve şunu söylemişler. “Savaş zorunlu olmadıkça bir cinayettir” demiş Mustafa Kemal Atatürk. Ve şunu söylemiş, “Bizim hedefimiz yurtta da sulhu sağlamak, dünyada da sulhu sağlamaktır” demiş. Barış istiyorlar. Biz şimdi kavganın peşindeyiz. Öyle bir bela açtık ki başımıza PKK belası yetmedi şimdi birde IŞİD belası çıktı. Ne gerek var kardeşim. 70 ilden IŞİD’a, terör örgütüne militan gidiyor. Taban tuttu. Şimdi Vahabiliği dayatıyorlar İslam toplumuna. Yani Türkiye’ye Vahabiliği dayatıyorlar. Kimin desteğiyle? Suudi Arabistan ve Katar’ın desteğiyle. Anadolu Müslümanlığı bizim neyimize yetmiyor? Bizim Mevlana’mız var, Hacı Bektaşi Velimiz var. Neyimize yetmiyor? Saygın din adamlarımız var neyimize yetmiyor? İbadetimizi yapıyoruz, kimse kimsenin inancına karışmıyor, huzur içinde yaşıyoruz. Neyimize yetmiyor? Niye kavga ediyoruz? Tarihe baksınlar. “Osmanlı Osmanlı” diyorlar. Vahabilikle en ciddi mücadeleyi yapan da Osmanlı padişahlarıdır. Gidin kaç kişiyi idam etmiştir. Suudi Arabistan’da mezar yoktur. Ama bizim babalarımızın, dedelerimizin mezarı vardır. Gideriz bayramlarda dua okuruz orada. Dünya kadar farkımız var. Peygamberimiz bir, inancımız bir, kitabımız bir, Ehlibeytimiz bir. Ayrışmaya ne gerek var, niye farklı şeyler düşünüyoruz? 
Dolayısıyla inanç ekseninde, din ve vicdan özgürlüğü ekseninde herkesin inancına, herkesin kimliğine, yaşam tarzına hepimiz saygı göstereceğiz. Böyle olursa Anadolu görkemli bir hale gelebilir. Amaç bu zaten… Ayrışmak değil, beraber olmak zorundayız, birlikte olmak zorundayız. 
Değerli arkadaşlarım, birkaç konuya daha değinip hemen bitireceğim. Bir ülkede demokrasi yoksa, hukukun üstünlüğü yoksa, yargı bağımsızlığı yoksa o ülkede büyüme yoktur arkadaşlar. Yabancı sermaye de gelmez. İşadamı da yurtdışına kaçar. Bakın, son 2 yılda yurtdışına giden Türk sermayesi çok daha fazla. Türkiye’de diyor değil, ben yurtdışında gidip yatırım yapacağım diyor. Şoför odalarının sorunlarını biliyorum. Şoförlerinde sorunlarını biliyorum. Dosyayı da aldım. Sadece sizin söylediğiniz belgeler değil K1 belgesi, SRC diyorsunuz, K2 belgesi, diğer belgeler, ödenen paralar, kaçak çalışan kamyonlar. Bunların hepsini biliyorum. Esnafı da zaman zaman ziyaret ediyorum. Birinci elden onları da dinliyoruz ama bunların tamamı üzerinde oturup yeniden politika oluşturmak gerekiyor. 
Orman köylerinin sorunları dile getirildi. En yoksul tabaka orman köylüsüdür arkadaşlar. Türkiye’de en yoksul kesim orman köylüsüdür. Orman köylüsü ağaç keser, orman genel müdürlüğü adına ormanda çalışır ama kendisi işverendir aynı zamanda. En yoksul kesim işveren, çünkü primini sen yatır diyorlar. Ne veriyorsun ki gidip primini yatıracak? Bizim muhtarlar gibi. Muhtar seçimle gelmiş, diğer seçimle gelenlerin sosyal güvenlik primlerinin bir kısmını devlet öder, muhtar olunca ödemeyiz. Niye? Muhtar kendisi yatıracak. Demokrasi diyorsan en güzel demokrasi muhtarlık seçiminde var. 



DEMOKRASİDE İNSANLAR DÜŞÜNCELERİNİ SÖYLERLER
Genç bir arkadaşımız konuştu TGB’den. Parti okullarımız var, güzel şeyler öğretiyoruz. “CHP’de çok farklı görüşler var” diye de ifade etti. Değerli arkadaşlarım, eğer askeri disiplini kabul ediyorsak farklı görüş olmaz zaten. Ama demokrasiyi kabul ediyorsak insanların farklı görüşleri olabilir. Şimdi insanlar farklı görüşleri dile getirdi diye suçlanıyoruz. Asıl görüşünü dile getirmeyen adamı suçlamamız lazım. Böyle bir demokrasi anlayışımızda, kültürümüzde de bir gerileme oldu. Bize diyorlar ki, bak diyorlar AKP’yi görüyorsunuz değil mi? Evet. Bak orada hiç kimse konuşmuyor. O demokrasi mi? Demokrasi değil arkadaşlar. Demokraside insanlar düşüncelerini söylerler. Şimdi biz bunu da unuttuk. Onu demokrasi kabul ediyoruz. Dünyada öyle bir demokrasi yok arkadaşlar. O askerlikte olur. Gidersiniz komutan bir şey söyler herkes uyar. Askerin kuralıdır, bütün dünyada öyledir. Ama demokraside böyle bir kural yoktur. İnsanlar düşüncelerini saygı içinde söylerler. Ve sizlerde o düşüncelere bakarsınız belki doğruyu söylüyordur. 
Kırsal kesimden kentlere büyük göçlerimiz var. Kırsal kesimdeki yerleşik nüfus %25’e düştü ve daha da düşecek. Rize’nin çay bahçelerinde çalışacak genç bulunamıyor. Gürcüler kaçak olarak çalışıyorlar. Onlara bir yılda ödenen parada 125 milyon dolar. Türkiye maalesef bu duruma gelmiş durumda. 

HÜKÜMETLE DEVLET ARASINDA FARK VARDIR 
Uzun bir konuşma yaptığımı biliyorum. Ama bu konuşmamın samimi bir konuşma olduğuna inanmanızı isterim. Sorun sadece CHP’nin sorunu değil, sokaktaki simitçinin, boyacının, esnafın, sanayicinin sorunu değil. Sorun hepimizin ortak sorunudur. Ortak sorunu çözmek içinde bir araya gelmemiz lazım ve bu sorunu çözmemiz lazım. Türkiye bugünkü şartları kabul etmiyor. Türkiye şuanda tarihin en derin krizlerinden birisini yaşıyor arkadaşlar. Devlette liyakat sistemi kalmadı. Oysa istişare çok önemlidir, danışmak çok önemlidir. İşi bilene işi teslim etmek, işi ehline teslim etmek çok ama çok önemlidir. Bizim partili olsun da isterse işi bilmesin. Bu devleti yıkar. Devletle hükümet arasında şöyle temel bir fark vardır. Devlette şef olmanız için en az 4 yıllık üniversiteyi bitirmeniz lazım. Bıraktım müsteşar, genel müdürü, şef olmanız için hemen değil ama belli bir süre çalıştıktan ve sınava girdikten sonra şef oluyorsunuz. Bakan olmak için ilkokul diplomasına sahip olmak yeterlidir. Hükümetle devlet arasında böyle bir fark vardır arkadaşlar. Hükümet devleti yönetir. Liyakat onun için önemlidir. Bir yerin başına bir uzmanı getirdiğiniz zaman onun siyasi görüşüne bakmazsınız. Dersiniz ki, bu işi en iyi bilen kişi midir, değil midir? En iyi bilen kişiyse onu getirirsiniz. Devlette liyakat budur. 
Şimdi biz bunu tamamen yok ettik. İşi ehline değil, işi bilmeyen kişilere teslim ettik ve Türkiye’de bürokraside şuanda bir yıkılma var. Ben bürokraside uzun yıllar çalıştım 27,5 yıl. Rahmetli Özal’la da, Tansu hanımla da pek çok Başbakanla da çalıştım. Başbakanlarla oturup çatır çatır münakaşa ederdim, bakanlarla münakaşa ederdim. Doğru olmadığını söylerdim. Çünkü derdim ki, benim görevim, ben bir devlet görevlisiyim, ben partinin memuru değilim, ben devletin memuruyum. Benim görevim siyaset kurumuna değişik seçenekleri sunmak, hatasını, sevabını söylemek. Ama tercih sorunu da onlara aittir istediğini yaparlar. Ama ben onu söylemezsem ben görevimi yapmamış olurum. Benim görevim evet devlet böyle yönetilir. Böyle bir karar alırsanız bu yanlıştır der. Ben bunu söylemek zorundayım. 
O nedenledir ki, rahmetli Özal her yasadan sonra, ben maliyede çalıştığım için vergi yasalarından sonra bürokratlarla ayrı toplantı yaparlar, siyasetçilerle değil. “Hangisi doğru, hangisi yanlış? Bunu niçin getiriyoruz, niçin getirmiyoruz” diye. Peki, Özal niye öyle yapıyordu? Çünkü onda da devlet geleneği vardı planlama müsteşarlığı yapmıştı. Devlet nasıl yönetilir bilirdi. Diğerlerinde de vardı. Devleti yönetmek farklı bir şeydir. Adaletle yöneteceksiniz devleti. Yüksek ahlaki standartlarla yöneteceksiniz devleti. Ben istediğimi yaparım, ben bu mahkeme kararına uymam dediğiniz andan itibaren vatandaş diyecek ki, en tepedeki uymuyorsa bende uymam, niye ben uyacağım ben de uymam. O cebini dolduruyorsa bende doldururum cebimi. Tıpkı ayakkabı kutusuna dolar koyan bankanın genel müdürü gibi. Çünkü bütün paralar onun önünden geçiyor. Kimin ne aldığını biliyor, görüyor. Diyor ki, bunlar bunu aldılar bana da bir şey düşüyor bende götüreceğim diyor. 
Değerli arkadaşlarım, yüksek ahlaki standartları yakalamak zorundayız. Sözlerimin ta en başına geliyorum. Bir toplumda ahlak varsa, ahlaki kurallar egemense o toplum yaşar, Lut kavmi gibi olmaz yaşar. Geleceğe güvenle bakar, yüksek ahlaki standartlarını oluşturur, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada saygınlığı olan bir devlet kimliğine kavuşur. Yüksek ahlaki standartlar bunu gerektiriyor. 
Yüksek ahlaki standartların olduğu, yaşatıldığı bir Türkiye umuduyla hepinize saygılar sunuyorum. 






CHPnet

SİTELERİ